Thumbnail for Tevhid Muhafızları - Ortaokul Kitabı - 1. Bölüm by Ufka Yolculuk

Tevhid Muhafızları - Ortaokul Kitabı - 1. Bölüm

Ufka Yolculuk

29m 53s2,951 words~15 min read
YouTube auto captions
Transcript source

YouTube auto captions

This transcript was extracted from YouTube's auto-generated caption track. The transcript below is server-rendered so it can be read, searched, cited, and shared without opening the original YouTube player.

Timestamped outline
Pull quotes
[0:00]Kibarlık yapıp durumu kurtarmak ya da acı gerçeklere karşı beni nazikçe uyarmak gibi bir alışkanlığı da yok üstelik.
[0:00]Bir gün aklımdaki müthiş olmayan öykü fikirlerini konuşmak üzere beni yayınevine çağırdı.
[0:00]Karşıma geçip demlikteki çaydan bahseder gibi doğal bir ses tonuyla kariyerin bitmek üzere dedi.
[0:00]Uzun nasihatler, dertlenmeler, sızlanmalar, mızmızlanmalar sonunda her zamanki gibi ona aktardığım fikirlerin ne kadar boş oluşuna işaret etti.
Use this transcript
Related transcript hubs

[0:00]Tevhid Muhafızları. 1.Bölüm Boş Damacana. Merhaba sevgili okur. Bu benim yazarlık kariyerimin ilk fırsatı değil ancak sonuncusu olabilir. En azından çok sevgili editörüm böyle söyledi. Kibarlık yapıp durumu kurtarmak ya da acı gerçeklere karşı beni nazikçe uyarmak gibi bir alışkanlığı da yok üstelik. Bir gün aklımdaki müthiş olmayan öykü fikirlerini konuşmak üzere beni yayınevine çağırdı. Karşıma geçip demlikteki çaydan bahseder gibi doğal bir ses tonuyla kariyerin bitmek üzere dedi. Uzun nasihatler, dertlenmeler, sızlanmalar, mızmızlanmalar sonunda her zamanki gibi ona aktardığım fikirlerin ne kadar boş oluşuna işaret etti. Son yudumu almak üzere iştahla ince belli bardağımı dudaklarıma götürdüğümde boş bardağın dibinden bana bakmakta olan editörümün tek kaşık kalkık bakışlarıyla karşılaştım. Huzurla bardağımı masaya bıraktım. Yine beni acı gerçeklerle karşılaştıracaktı. Eminim düşündüğüm gibi oldu. Tarihle ilgili yazdın, okurlar tarihten soğudu. Eski çağlara gitsek de gelmesek diye yorumlar geldi sosyal medyadan. Ne olur? Artık biri zaman makinesi icat etsin, şu yazarı tarihe gömsün diye e-postalar alıyoruz yahu deyince. Onlar bu kadar kaba değillerdir de sen biraz abartıyorsun gibi geliyor bana. Dedim Haydi. Okurların bu kadar acımasızca cümleler kuracağını sanmıyordum doğrusu. Sonradan ben de onlardan birkaçına şahit olmuştum elbette. Editörüm acımadan devam etti. Abartıyorum öyle mi? Coğrafya konusundaki öykün. #yer yarılsın etiketiyle gündem oldu. Ona ne diyeceksin? Aa. E deprem konusu ses getirdi değil mi? E gördün mü bak dedim heyecanlı. Hiç de değil. Yer yarılsın da içine girselermiş. Böylece kitabı okumak zorunda kalmazlarmış. E yok artık ama ama mesela uzayla ilgili yazdığım seri çok tuttu demiştin. Evet tuttu. Millet bir türlü sonuca bağlanmayan uzay boşluğunda boş boş takılan uzaylılardan oluşan seriyi kırılan masa ayaklarını tutturmak için kullandı. Gerçekten de çok tuttu tabii. Kitabım okuma kültürünün temel yapı taşı olmuş öyle düşünmek lazım bence. Bu editörcüğüm hep böyledir. İyidir, hoştur ama bazen abartır. E kitabı ekim ayında teslim etmemi söyler eylülde gönderince biraz geç kalmadın mı der. Gerçi bir sene sonraki eylülde teslim ettiğim için öyle demiş olabilir, bilmiyorum. Ama sonuçta teslim ettim mi? Ettim. O gün uzun süre devam eden ortamdaki sessizliği yine sevgili editörüm bozdu. Uyku öncesi için bir masal yaz diyorum, uykuda periyodik hareket bozukluğunu anlatıyorsun. Ama okul öncesinde çocukların en büyük sorunu bu. E sorunlara değiniyorum. İlkokullara yönelik hikaye yaz diyorum, simülasyon oyunlarında oyuncu sayısının oyuncu deneyimi üzerindeki etkisini yazıyorsun. Ya çocuk ve oyun ayrılmaz ikili sonuçta. Neymiş efendim? Çocuklara teknolojiyle ilgili bir şeyler anlat diyormuş. Ben tutup demiryolu teknolojilerinin devlet bütçesine etkisiyle ilgili hikaye yazıyormuşum.

[3:43]En sonunda patladım. Sorun ne anlamıyorum. İşte başkaları da seni anlamıyor Yusuf. E nasıl oluyor? Türkçe yazıyorum. Ben de A'dan Z'ye aynı alfabeyi kullanıyorum. İç çekerek yerinden kalktığı gibi beni omuzlarımdan tuttu ve gözlerini gözlerime dikerek gerçekleri yüzüme pat pat vurdu. Çocuk dilini öğrenmelisin. O da ne demek öyle? Ne yapayım yabancı dil kursuna mı yazılıyım? Çocuk dili ve edebiyatı bölümü varsa oraya mı kaydolayım? Cerrah bulup dil nakli mi yaptırayım? Söyle bana ben ne yapayım? Tabii bunları içimden söyledim. Editörüme daha da fazla kızdırmak istemedim. Başım öne eğik şekilde düşüncelere daldım. Editörüm imanlı bir gencin hikayesini yazmamı teklif etti. Hatta biraz da ısrar etti. Üstelik bunu sıkıcı olmayan bir şekilde yapmalıymışım. Nasıl olacaksa. Şimdiye kadar yazdığım 570 öykü üstün sıradanlık, keskin sıkıcılık, müthiş durağanlık gibi kategorilerle edebiyat dünyasında yıkıcı yankılar uyandırmışken hem de. E bunlar yetmiyormuş gibi doğru sözlü editörüm kariyerimin bitme noktasında olduğunu hatırlattı bana. Yeterince iyi anlayabilmem için boş damacanaya ıslatılmış kulak temizleme çubuğundan su damlattı. Parmağıyla damacanaya tık tık vururken. İşte bu senin kalan kariyer fırsatın. Bu damacanadaki su damlası kadar fırsat kaldı elinde. Değerlendirirsen iyi olur dedi. Yeterince ikna oldum. Hatta biraz da ürperdim. O gün içinde bir damla suyun olduğu damacanayı koltuğumun altına sıkıştırıp evin yolunu tuttum. Ya bu sırada kendi kendime konuştuğumun farkında değildim. Geçtiğim sokaklarda insanların tuhaf bakışlarından kaçtım. Bazı teyzeler beni sucu sanıp fiyat sordu, bazı sucuklar beni rakip zannetti ki bu daha da kötüydü. Mahallede kaçak su sattığım yönünde hızlı bir söylenti yayılıp su satıcıları arkamdan koşturmaya başlayınca ben de hemen delikanlılık örneğini sergiledim. Her delikanlının yapacağı şeyi yaparak arka sokaklara dalmak suretiyle izimi kaybettirmeye çalıştım. Bu sırada izimle birlikte yolumu da kaybettim. Sabahtan beri bir şey yememiştim. Yemek yemediğimde başım dünyanın yörüngesel hızından daha fazla dönüyor olabilir. Yeterince uzun süre aç kalırsan maaçları brokoli, bekçi kulübelerini mantar niyetine kemirmeye başlamam an meselesi olur. Bunu bildiğim için bir an önce evde beni bekleyen erişteye koşmalıydım. Beni tekrar doğru yola iletmesi için Allah'a yalvarmaya başladım. Yolun benim mahallenin futbol sahasına götürmesini beklemiyordum. Beklediğim doğru yol bu değildi, bu yüzden biraz oflayıp puflayacak gibi oldum. Kafamdaki doğru yol beni evde bekleyen üzerine tulum peyniri serpeceğim eriştemdi. Kesinlikle yol bu olmalıydı. İmanlı gencin hikayesini yazacaksın ama daha sen imanın emniyetten geldiğini, Allah'a güvenmek olduğunu öğrenmemişsin diye geçirdim içimden. Sonra aklıma yine evde bekleyen eriştem ve yanına yapacağım zeytinyağı gezdirilmiş çoban salatası geldi. Karnım guruldadı, tekrar ofladım ve kendimi oyun sahasına bakan banka bıraktım. Bilginotu. İman. Güven içinde bulunmak, korkusuz olmak anlamındaki "emn" kökünden gelir. Güvenlik duygusuyla doğrulamak, tasdik etmek ve inanmak demektir. Allah'ın beni benden daha iyi bildiğini, tanıdığını, yolumu şaşırmayayım ve yanlışa gitmeyeyim diye bana her fırsatta yol gösterdiğini, rehberlik ettiğini biliyordum ama ulaştırdığı yoldan da şikayet ediyordum işte. Hani doğru yol neredeydi? Gele gele yanlış yollara girmiştim besbelli. Belki de bu benim için doğru olandı, sonucunu henüz görmemiştim ki. O mu dur, bu mu dur, doğru mu dur, yanlış mı dur derken içimde tereddüt çığlıkları yükseldi. İman kesinlik isterdi, tereddütlere yer yoktu. Bu kitaba böyle gelgitlerle nasıl başlayabilirdim ki? Hiçbir şansım yok diye bağırdım. Şansa değil, Allah'a güven dedi içimden tok bir ses. Vay! Tam yerine oturmuştu her şey. Zaten şans dediğin nedir ki? dedim. Şans tesadüf ve rastlantıların inancımızda zaten yeri yoktu ki. İçimdeki tok ses elinden geleni yaparsan o senin için en güzel kapıları açar. O Fettah'tır diye devam etti. Ooo ne güzel şeyler söylüyordum ben böyle. Olabilecek miydim cidden? Bu defa müthiş bir hikayeyle kariyerimi canlandıracak o cümleleri kurabilecek miydim? Yerle bir olan kariyerimi toparlayabilecek, sıkı sıkı sarıldığım boş damacanamdaki suları çoğaltabilecek miydim? Bilgi notu. Fettah. Bir şeyi açmak, taraftar arasında hüküm vermek, birine yardım edip zafere ulaştırmak anlamındaki fetih kökünden gelir. Allah'ın iyilik kapılarını açmasını, mümin kullarına zafer vermesini ifade eder. Allah kulları için en güzelini, en iyisini ister. Ve o güzel kapıları her zaman açık bırakır. Açık kapıları görüp girebilmek bize düşer. Tesadüf. Sözlükte yalnız ihtimallere bağlı olduğu düşünülen olayların kesin olmayan, değişebilen sebebi olarak tanımlanan tesadüfün alemde yeri yoktur. Gezegenler de, yıldızlar da, bulutlar da, tohumlar da rastlantı eseri değildir. İnancımıza göre Allah her şeyi bir kurala hikmete göre yaratmıştır. Tam kendime hayranlık duyuyordum ki bu sesin içimden değil, dışımdan geldiğini ve aslında bana ait olmadığını anladım. Müthiş zeka parıltıları sergiliyordum hem de böylesine açken. Kimse kusura bakmasın. Dalga da geçmesin. Açken başımın nasıl döndüğünü yukarıda anlattım. Duyduğum tok, kalın, ulvi sesin içeriden değil dışarıdan geldiğini anlamak o sırada büyük bir performans örneğiydi. Kucakladığım damacanayla birlikte tüm vücudumla sağ tarafa döndüm. Yanımda çizgi romanlardan fırlamış gibi görünen kostümüyle 8-9 yaşlarında bir kız oturmaktaydı. Üzerinde Akide Spor Şeker gibidir yazılı bir tişört vardı. O tok, kalın, ulvi ses bu küçük kızdan mı çıkıyordu? Ah! Benim bu her şeyin arka planını düşünmeden hemen sonuca atlamalarım yok mu? Hikayemde imanlı genç bunları yapmamalıydı. Görünenin ötesinde bir şeyler olduğunu düşünebilmeliydi. Gözüm kızın evindeki telefona takıldı. Küçük kız telefonda az önceki sesin kaynağı olan kısa videoyu kaydırdı. O kalın tok ses birden kayboldu. Sonra Akide Spor tezahüratları içeren yeni bir video başladı. Kız aradığı videoyu bulmuştu anlaşılan. Sesi sonuna kadar açtı. Yenilsek de, yenilsek de taraftarın seninle. Küçük kız videodaki tezahüratlara coşkuyla katılıyor, telefonu sahaya doğru tutarak antrenman yapan çocuklara sesleniyordu. Yenilsek de, yenilsek de taraftarın seninle. Önce yanlış duyduğumu sandım ama kız ısrarla aynı şeyi söylüyordu. Pardon dedim. Bu tezahüratta bir tuhaflık yok mu? Gözlerini kısıp bana baktı. Yok. Ama yenilsek de yenilsek de taraftarın seninle demesi gerekmiyor mu? Hayır dedi ve coşkuyla sahaya doğru bağırmaya devam etti. Yenile yenile doymadık yine. Akide Spor kalbim seninle. Tam bu kadarı da fazlaydı. Takımın motivasyonunu mu yükseltiyor, moralini mi bozuyor? Belli değildi. Şimdiye kadar hiçbir futbol maçında takımı yenilgiye davet eden tezahüratlar duymamıştım. Üstelik bir dönem kariyerini futbol üzerine inşa eden biri olarak söylüyordum bunu. Elimdeki kariyer damlacıklı boş damacanaya iyice sarıldım. Sevgili küçük hanım normalde hani ne bileyim en büyük sensin gibi bir şeyler denmez mi? dedim. Hayır denmez tabii ki diye karşılık verdi. En büyük değiller çünkü. Seni gerçeğe davet ediyorum diyerek videoyu kapattığı gibi yanımdan uzaklaştı. Giderken sırt çantasındaki rozete gözüm takıldı. Gerçeğe er, Allahu Ekber yazıyordu rozette. Beni şaşkına çevirmişti doğrusu. Bilgi notu. Kebir. Rabbimizin büyük ve yüce olması, zatının ve sıfatlarının kabri yemeyeceğimiz kadar ulu olması anlamındaki ismi. Bu kelimeden türeyen Ekber ifadesi ise en büyük anlamına gelir. Evet. Gerçeği görelim, hakikate erelim. Her şeyi yaratan Allah'tan daha büyük yoktur diyelim.

[14:15]Bu derin sohbetle geçen zaman beni olgunlaştırmış ve dünya görüşümü epey değiştirmişti. Artık dünyaya koca bir kase erişte, çoban salatası ve ayran menüsü olarak bakıyordum. Eyvahlar olsun. Karnım gittikçe daha da acıkıyor, hayalimdeki menü kalabalıklaşıyordu. Bir an için eve döndüğümde kolumu kıpırdatacak halimin olmayacağını fark ettim. Bu acı gerçek yüzüme şrak efektiyle çarptı. Tezgahta bekleyen yoğurt kendiliğinden ayran olsaydı mesela, beni hiç yormasaydı. Ne süper bir şey olurdu dedim. Gerçi kainatta kendiliğinden olan ne vardı ki benim akşam yemeğim kendiliğinden olsun. Bu esnada sol taraftan birinin yanaştığını fark ettim. E bu az önceki kızdı ama bu defa üzerinde farklı bir kıyafet vardı. Ne ara kıyafet değiştirmişti? Yoksa ben erişte salata ayran menüsünün hayaliyle burada geçirdiğim zamanın farkında mı değildim? 8 yaşlarındaki küçük kız sahada bir o yana bir bu yana koşan çocukları gördükçe hop oturup hop kalkıyordu. Ay aman dur, bir şey olacak, ay gitti çocuk, of top değdi, ayağına top değdi, eyvah. Son sözüyle oturduğum bankı öyle bir sarstı ki neye uğradığımı şaşırdım. Kucağımdaki damacana ayaklarımın dibine yuvarlandı. Top ayağa değecek tabii, yoksa nasıl şut çekecek dedim. Ay çekmesin. Ay kimse acı çekmesin yazık dedi bu defa. Hoppala. Bu kız da bir tuhaftı doğrusu. En az sahada futbol oynadıklarını zanneden çocuklar kadar hem de. Baktı oturduğum süre boyunca futbol topu ağaç dallarına mı fırlamadı, kale direklerini mi yıpratmadı, çimlere mi gömülmedi, üstü başı toz toprak içindeki çocuğun bacaklarını mı aşındırmadı. Topun başına hemen her şey geldi ama bir türlü kaleyle buluşamadı. Üstelik bunda kalecinin üstün kurtarış yeteneklerinin payı da yoktu. Kaleci her defasında topun aksi yönüne atlıyor olmasına rağmen top yine de kaleden içeri giremiyordu. Sanki kalenin önünde manyetik bir güç vardı ve topu engelliyordu. Babaannemin anlattığı hafaza meleklerinin orada bir yerlerde olduğunu düşünmeye başlamıştım doğrusu. Kafa tasımın içindeki tüm nöronlar canla başla çalışsa da başka bir açıklama bulamıyorlardı. Nöron. Sinir sisteminin uyarıyı iletmekle görevli anatomik ve işlevsel birimi. Nöronlar vücuttan beyne, beyinden vücuda bilgi taşıyan sinir hücreleridir. Söz konusu maddi bir bedeni olmayan nurani varlıklar olunca kartal bakışlı, keskin gözlerim de gayet yetersiz kalıyordu. Bilgi notu. Hafaza melekleri. İnsanın şu dünya hayatındaki en yakın, en candan, en güvenilir dostu meleklerdir. Anne karnında ruhumuzu üflemeleriyle başlayan dostluğumuz ruhumuzu en son onlara teslim etmemizle taçlanır. Hepimizin yanında Allah'ın izniyle bizi koruyan, önümüzde arkamızda yer alan ve tabii ki yaptıklarımızı kaydeden melekler bulunur. Bunlara koruyucu melekler anlamında hafaza melekleri denir. Kiramen katibin diye de isimlendirilir. Birbirlerine seslenişlerinden adının Asım olduğunu anladığım çocuk takım kaptanı gibi bir şeydi. Kolumdaki yara bandajı mı yoksa takım kaptanı bandı mı ayırt etmek kolay değildi. Asım moral konuşması için çocukları etrafına topladı. Hepsinin kafası önündeydi, hatta biri kafasını tişörtünün içine gömmüştü. Orada bulunduğum dakikalar boyunca sahanın etrafını turlamaktan kan ter içinde kalan iri kıyım çocuk Asım'ın yanında durdu. Nefes nefese konuştuğu için sözlerinin çoğunu anlayamadım ama genel olarak kimsenin koşmadığından, hoplayıp zıplamadığından bahsetti. Sürekli bize aksiyon lazım diyordu. Mesela Şahin maç boyunca dümdüz olduğun yerde elektrik direği gibi neden duruyorsun? E ben kaleciyim kaleciyim ben duracağım tabii, ne yapacağım? Zaten asla iyi bir kaleci olamayacağım dedi, ağlamaya başladı. Asım onu teselli etmeye koyuldu. Şahin kendine gel. Bugün sana attığım 10 şutun sadece ikisi gol oldu. Ooo demek iki gol benim banka gelişimden önce olmuş. 10 şuttan sekizini kurtarmak bir kaleci için harika bir istatistikti. Şahin neden ağlıyordu ki o zaman? Belki de fazla mükemmeliyetçi biriydi. Yazılıdan 99 aldığı için de üzülüyordur kesin dedim içimden. Bu kadar mükemmeliyetçi olmak insanı ruhen yorar. İnsan elinden geleni yapıp gerisini Allah'a bırakmalıdır, tevekkül böyle bir şeydir. Mesela ben hiç öyle mükemmeliyetçi değilimdir. Editörüm ise birazcık mükemmeliyetçi olsan fena olmaz der hep. Böylece imla hatalarıyla dolu yazıları bana göndermeden önce en azından bir defacık da olsa okurdun diye ekler. Kendimi tevekkül ehli biri olarak görmeme rağmen o benim tevekkül sahibi sayılamayacağımı çünkü elimden geleni tam olarak yapmadığımı savunur. Bilgi notu. Tevekkül. İnsanın elinden geleni yaptıktan sonra işin sonucunu Allah'a bırakması, ona dayanıp güvenmesi demektir. Allah her şeyi ilim ve iradesiyle belirlemiş olsa da insan elinden geleni yapmakla yükümlüdür. Elinden geleni yaparken ve yaptıktan sonra Allah'ın takdirine güvenir. Elinden geleni yapmadan yan gelip yatmak tevekkül olmaz. Şahin'in gittikçe yükselen ağlayışları beni düşüncelerimden çekip aldı. İyi de geri kalan topları da bu çiçek kurtardı zaten dedi. Kalenin tam ortasında incecik bir dal uzanıyordu. Kaleci top burnunun ucuna gelene kadar ne tarafa gitmesi gerektiğini kestiremiyor, rastgele bir yere atlıyordu. O sert futbol toplarını da bu incecik çiçek engellemişti. Oysa kaleci her defasında yanlış yere atladığı için toplara dokunamamıştı bile. Ortada manyetik bir alan yoktu demek. E göremesem de meleklerin orada olduğuna inanıyordum. Zaten iman görme duyusunu da aşan bir şeydi. Asım kalenin tam orta yerinde biten çiçeği gösterdi. Biz de efsanevi gollerle spor dünyasında tohum atacağız, yeşerecek ve futbol alanında gittikçe büyüyeceğiz. E kimse bizi ezip geçemeyecek, öyle kuvvetli kök salacağız ki Akide Spor şampiyon olacak. Çocuklardan mırın kırın sesler geldi. En çok da adının Hamza olduğunu öğrendiğim iri kıyım çocuk buna karşı çıktı. Bir bitki gibi kök salacak olmaktan hoşlanmamıştı. E sonuçta bitkiler hareket etmezdi. Hareketsiz maç mı olur diye söylendi. Asım buna takılmadan devam etti. Elbette bizi futbol dünyasına gömmek isteyen takımlar olacak ama biz Akide Spor oyuncuları olarak kalbimizden aldığımız güçle onların karşısında dimdik duracağız. Dimdik durmayalım. E bize aksiyon lazım, dümdüz dalalım coşalım koşalım dedi Hamza. Asım'ın şutları sonrasında sırtında belinde bacaklarında patlayan toplar nedeniyle dik durmakta zorlanan, üstü başı toz içindeki Oğuz iki büklüm dizlerine eğilmişken tekerine Asım onaylarcasına havaya kaldırdı. Bu haliyle rakip karşısında nasıl dik duracaktı anlamadım doğrusu. Asım onun iki büklüm olmuş sırtına pat pat vurarak devam etti. Evet bazı sorunlar yaşamış olabiliriz. Belki gol atamadık, belki vurduğumuz toplar saha dışına fırladı. Belki, belki ayağımızdaki topu kaybettik ve onu ararken bir birkaç saatimiz gitti. Evet, belki bazı maçları birkaç farkla kaybettik. 18-0 diye açıklama getirdi Harife. Bu konuşan çizgi romanlardan fırlamış kız değil miydi? Ne ara yanımdan ayrılmıştı da sahaya gitmişti? Hem 18-0 diye futbol skoru mu olur? Asım devam etti. Tamam, ayrıntılara takılmayalım. Birkaç ufak fark için birbirimizi kırmayalım. Ay Allah'ım hala birkaç ufak fark diyor. 18 farkın neresi ufak? Düşüncelerime yol verip Asım'ı dinlemeye devam ettim. Hata yaptık mı? Evet. Yanlışlarımız oldu mu? Tabii ki. Rakip takımın kalesiyle kendimizinkini karıştırdık mı? E olabilir. Kendi kendimize çelme mi taktık? Ne olmuş? Biz Akide Spor olarak futbolun tadını aldık bir kere. Şimdi bunun elimizden alınmasına izin verecek miyiz? Hayır. Kendimi tutamamış ve bağırmıştım. Çocuklar sesin nereden geldiğini anlamak için sağa sola bakarken iki elimle ağzımı kapatarak bankın altına saklandım. Neyse ki kimse beni görmedi. Ve Asım konuşmasını Arif'e'yi işaret ederek sürdürdü. Yanımızda cesur muhafızlarımız var. Onlar yeri geldiğinde biz süper kahraman gibi maçın en zor anlarında tezahüratlarıyla bizi coşturacak ve maçın seyri bir anda değişecek. İşleri süper kahraman kıyafetli kızın tezahüratlarına kaldıysa çok zor diye geçirdim içimden. Az önce o tezahüratları duymuştum sonuçta. Biz inandık ve üstün geleceğiz diye bağırdı Asım. Asım'ın motivasyon konuşması sırasında kafama bir yıldırım düştü. Beynimin içinde gök gürledi, saç diplerimde şimşekler çaktı, gözlerimin önünde yıldızlar parladı. Kısaca aklıma müthiş bir hikaye fikri geldi. Gelen fikirlere git demem. Çünkü giden fikri geri döndürmenin ne kadar zor olduğunu çok iyi bilirim. 100.001'i 101'e bölmek, iyelik ekiyle ilgi ekini ayırt etmek, ülkemizdeki bor madenlerinin yerini ezberlemek ya da tavada krep'i havaya atarak ters çevirmek kadar zordur. Ha bu zorlukları tekrar yaşamaya hiç niyetim olmadığı için aklıma gelen fikrin peşine düştüm. Çocukları kendi hallerinde bırakıp paçalarımdan çekiştiren çılgın kedi sayesinde elimin yolunu buldum. Daha eve girer girmez fikirler zihnimden klavyeye doğru akmaya başladı. Domates ve salatalıklar, pişmeyi bekleyen erişte öylece duruyordu. Hayret. Onlara elimi bile sürmemiştim. Aklımdaki fikirleri not almaya koyulmuştum.

[26:29]Hikayemdeki karakter akıllıydı ve aklına çok güveniyordu. Sadece akılla hakikati bulabilecek miydi? Bu dünyadaki yaşam için yaratılmış aklın da bir sınırı yok muydu? Hikayemdeki genç evrenin nasıl yaratıldığını, insanın niçin var olduğunu sorguluyordu. Aklında birçok soru vardı. Mesela öldükten sonra dirilme nasıl olacaktı? Görmeden iman mümkün olacak mıydı? Bu şüpheler aşılmalı ve gencin kalbine iman tohumu atılmalıydı. Oysa tohumun peşinde şirk ajanları vardı. Dört koldan saldırıp tohumun ekilmesini engellemeye çalışıyorlardı. Bana şirk ajanlarına karşı koyacak cesur bir kahraman gerekliydi. İşte tam bu noktada devreye Tevhid Muhafızları girdi. İçlerinden biri küçük bir kızdı. Kızın tişörtünde gerçeğe er yazıyordu. Minik kız ele geçirdiği iman tohumunu gencin kalbinde köklendirmek için boyundan büyük bir maceraya atıldı. Ve hikayem işte böyle başladı. Bilgi notu. Tevhit. Allah'ın zatında, sıfatlarında, Rab oluşunda bir ve tek olduğunu akıl ve kalp yoluyla kabul etmek demektir. Şirk. Allah'ın varlığını kabul etmekle birlikte zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ona ortak kabul etmek, Allah'ın yanında diğer varlıklara da ibadet etmek demektir. Henüz bölük pörçük notlar alıyordum. Ortaya düzgün bir öykü metni çıkmamıştı ama bu da büyük bir şeydi. Odamın bir köşesinde duran boş damacanaya baktım. O akşam bana yemek yemeyi unutturarak zihnime fikirler yağdıran şeyin ne olduğunu anladım. Allah önce yolumu kaybettirip ardından beni o futbol sahasına boşuna sürüklememişti. Kader planı devreye girmişti. Babaannemin de dediği gibi her şey Rabbimizin ilmiyle ilahi plan ve takdire göre meydana geliyordu.

[29:29]Motto. Maçın en zor anlarında tezahüratların bizi coşturduğu gibi hayatımızın en zor anlarında bizleri yıkmayacak, coşturacak bir motto bulmalıyız. Senin için zor zamanlarda aklına getirebileceğin bir mottumuz var. Her sayıya karşılık gelen harfi bul, şifreyi çöz ve mottoya ulaş.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript