Thumbnail for 3000 Yıldır Devam Eden Kaos: Filistin-İsrail Meselesi ve Arap İsrail Savaşları by Kronik Tarih

3000 Yıldır Devam Eden Kaos: Filistin-İsrail Meselesi ve Arap İsrail Savaşları

Kronik Tarih

21m 44s2,243 words~12 min read
YouTube auto captions
Transcript source

YouTube auto captions

This transcript was extracted from YouTube's auto-generated caption track. The transcript below is server-rendered so it can be read, searched, cited, and shared without opening the original YouTube player.

Timestamped outline
Pull quotes
[0:07]7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e düzenlediği saldırılar Filistin'le İsrail arasında yeni bir savaşın başlamasına yol açtı.
[0:07]Günümüzde yaygın olarak Filistin'le İsrail arasındaki mücadelenin 1948 yılında İsrail'in kurulmasının ardından başladığı düşünülür.
[0:07]Konuyla ilgili bölgedeki sorunlar aslında günümüzden yaklaşık 3.000 yıl öncesine dek uzanıyor.
[0:49]yüzyılda bugünkü İsrail ve Filistin coğrafyasına büyük ölçüde Yahuda ve İsrail Krallığı hakimdi.
Use this transcript
Related transcript hubs

[0:07]7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e düzenlediği saldırılar Filistin'le İsrail arasında yeni bir savaşın başlamasına yol açtı. Bu savaş bölgede uzun süredir devam eden mücadelenin devamı niteliğinde. Günümüzde yaygın olarak Filistin'le İsrail arasındaki mücadelenin 1948 yılında İsrail'in kurulmasının ardından başladığı düşünülür. Ancak bu pek de doğru değil. Konuyla ilgili bölgedeki sorunlar aslında günümüzden yaklaşık 3.000 yıl öncesine dek uzanıyor.

[0:49]Milattan önce 8. yüzyılda bugünkü İsrail ve Filistin coğrafyasına büyük ölçüde Yahuda ve İsrail Krallığı hakimdi. Bu iki krallık farklı Yahudi kabilelerinin bir araya gelerek oluşturduğu konfedere yapılardı. Filistinlilerin ataları ise bugünkü Gazze şeridinden Tel Aviv'e kadar olan bölgede farklı yerleşim birimlerinden oluşan bir konfederasyon şeklinde örgütlenmişlerdi. Yahudilerin kutsal kitabı Eski Ahit'e göre Tanrı Nil Nehrinden Fırat Nehri'ne kadar olan bölgeyi Hazreti İbrahim'in soyundan gelenlere yani İsrailoğullarına vereceğini vaat etmişti. Eski Ahit'te Pelesliler olarak adlandırılan Filistinlilerse Tanrı'nın İsrailoğullarına vaat ettiği topraklarda bulunmalarından dolayı Yahudilerin doğal düşmanları konumundalardı. İşte bölgede Filistinlilerle Yahudiler arasındaki ilk mücadeleler bu dönemde gerçekleşmişti.

[1:49]Milattan önce 722 yılına gelindiğinde Asur kralı II. Sargon İsrail krallığı üzerine bir sefere çıkarak bölgeyi ele geçirdi. Sargon'un uyguladığı bir nüfus politikası vardı. Bu politikaya göre Asurlular ele geçirdikleri bölgelerde oluşabilecek isyanları engellemek için bölge halklarını farklı yerlere sürgün ediyor ve boşaltılan bölgeye kendi halkından insanları yerleştiriyorlardı. 722 yılındaki seferden sonra Yahudiler de bu uygulamaya dahil edildiler ve Asur İmparatorluğunun farklı bölgelerine sürgün edildiler. Ve zaman içerisinde sürüldükleri bölgelerdeki halklarla karışarak kimliklerini kaybettiler. Milattan önce 7. yüzyılın sonlarına gelindiğinde bu kez Babilliler Asur İmparatorluğunu yıktılar ve Babil'den Mısır'a kadar olan bölgeyi ele geçirdiler. Kudüs merkezli Yahuda Krallığı da ele geçirilen bölgeler arasındaydı. Yahudiler Babil hakimiyetini kabul etmeyerek Babil Kralı Nebukadnezar'a karşı isyan ettiler. Nebukadnezar Milattan önce 587 yılında ordusuyla birlikte Kudüs'e girerek bu isyanı bastırdı. Daha sonra Süleyman Mabedini yıktı ve bölgede oluşabilecek yeni bir isyanı engellemek için Yahudileri Babil'e sürgüne gönderdi. Böylece Yahudilerin yaklaşık 40 yıl sürecek Babil sürgünü başlamış oldu. Bu dönemde Ortadoğu'da dengeler hızla değişiyordu. Milattan önce 539 yılında Pers Kralı Büyük Kiros Opis Savaşı'nda Babil ordusunu yenilgiye uğrattı ve Babil şehrine ele geçirerek Babil İmparatorluğuna son verdi. Kiros fethettiği bölgelerdeki halkların dinlerini ve özgürlüklerini kısıtlamayarak ülke içindeki huzur ve barış ortamını korumayı amaçlayan bir politika güdüyordu. Bu politika gereğince Yahudileri Kudüs'e yerleştirdi ve Babilliler tarafından yıkılan Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa ettirdi. Kiros bu faaliyetleri Mısır'la Pers ülkesinin sınır bölgesi olan Kenan'da kendisine sadık bir topluluk edinmek için yürütmüştü. Yahudiler içinse Kiros'un bu faaliyetleri oldukça önemliydi. Çünkü Babil sürgünü boyunca Yahudiler Asurlular tarafından sürgün edilen Yahudi kabileleri gibi asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı. Fakat Kiros'un Babil ülkesine ele geçirmesiyle bu sürgün kısa sürmüş ve Yahudiler anavatanları olan Kenan'a geri dönmüşlerdi. Milattan önce 63 yılına gelindiğinde Kudüs bu kez Roma İmparatorluğunun eline geçti. Bundan sonra Yahudiler Roma'ya karşı iki büyük isyan tertip ettiler. Milattan sonra 66 yılındaki ilk isyanın sonucunda Süleyman Mabedi Roma tarafından yıkıldı. 132 yılında gerçekleşen ikinci isyandaysa Kudüs yerle bir edildi ve şehirdeki Yahudi nüfusu büyük ölçüde katledildi. Bu isyanın ardından Yahudilerin Kudüs'e girişi yasaklandı ve birçok Yahudi Roma tarafından esir alınarak imparatorluğun çeşitli yerlerinde köylü olarak satıldı. Bununla birlikte Kudüs'teki Roma baskısından ve yıkımından kurtulmak isteyen Yahudilerse Roma İmparatorluğunun farklı bölgelerine göç ettiler. Böylece Kudüs'teki Yahudi nüfusu önemli ölçüde azalmaya başladı. Milattan sonra 1. yüzyılda Hristiyanlığın ortaya çıkmasının ardından 4. yüzyıla kadar geçen süreçte Roma'da Hristiyanlık yaygın din haline geldi. Yahudilerin Hazreti İsa'nın çarmığa gerilerek öldürülmesine sebep olduğuna inanıldığından bu dönemde Yahudilerin üzerindeki baskı da artmıştı. Hazreti İsa'nın Kudüs'te çarmığa gerildiği inancı Kudüs'ü Hristiyanlar için kutsal bir şehir haline getirmişti. Bu yüzden İsa'nın katilleri olduğuna inanılan Yahudilerin Kudüs'e giriş yasağı bölgenin Müslümanlar tarafından ele geçirildiği tarihe yani 638 yılına kadar devam etti.

[6:02]638 yılında Kudüs bu kez Hazreti Ömer önderliğindeki İslam ordusu tarafından ele geçirildi. Hazreti Ömer Yahudilerin Kudüs'e giriş yasağını kaldırarak onların şehre yerleşmesine ve dinlerini özgürce yaşamalarına izin verdi. Bölgedeki Hristiyan ve Yahudiler her yıl gayrimüslimlerden alınan cizye vergisini ödemeleri karşılığında dini inançları konusunda günlük yaşamlarında ve ticari faaliyetlerinde serbest bırakıldılar. Yahudiler uzun bir aradan sonra ilk kez Kudüs'e serbestçe girebilmiş ve özgürlüklerine büyük ölçüde kavuşabilmişlerdi. Ancak bu dönemde Kudüs çevresindeki Yahudi nüfusu asıl Yahudi nüfusunun küçük bir bölümünü kapsıyordu. Yahudilerin çoğunluğuysa Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde yaşıyorlardı. Avrupa'daki Yahudi toplulukları Hristiyanlığın Avrupa'da yayılmasıyla birlikte büyük ölçüde toplumdan dışlandılar ve 1000 yıldan uzun bir süre boyunca Hristiyanlarla eşit haklara sahip olmadan yaşadılar. Bu dönemde Yahudiler bir savunma mekanizması olarak dinlerine ve kültürlerine sıkı sıkıya bağlandılar. Bu tavırları onların asimile olmalarını büyük ölçüde engellemişti. Hristiyan devletlerin büyük çoğunluğunda Yahudilerin toprak sahibi olmalarına izin verilmediğinden Yahudilerin önemli bir bölümü ticaretle uğraşmaya başladı. Bu sayede 19. yüzyıla kadar ticaretle uğraşan birçok Yahudi servetlerini artırarak Avrupa'nın en zengin insanları arasına dahil oldular. Zengin ve nüfuslu Yahudilerin çabaları ve Fransız İhtilaliyle birlikte ortaya çıkan fikir akımları sayesinde Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde Hristiyanlarla eşit haklara sahip olmaya başladılar. Ancak buna rağmen Avrupa'nın genelinde Yahudi karşıtlığı yaygındı ve Yahudilerin önemli bir kısmı ghetto adı verilen yerleşimlerde yaşıyorlardı. İşte tam da bu dönemlerde 1860 yılında dünyaya gelen Yahudi gazeteci Theodore Herzl Yahudilerin antisemitizmden ve asimilasyon tehlikesinden kurtulması için Avrupa'dan uzaklaşarak Filistin'de bir Yahudi devleti kurmaları gerektiğini düşünüyordu. Theodore bu konudaki düşüncelerini yazdığı kitaplarda ve yayımladığı gazetelerde açıkça belirtiyordu. Onun bu fikirleri Avrupa'nın çeşitli yerlerinde ayrımcılığa maruz kalan Yahudiler tarafından da destek gördü. Netice olarak Theodore'un da çabalarıyla 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde ilk siyonist kongre düzenlendi. Siyonist hareket kısa süre içerisinde birçok Yahudi zengininin de ilgisini çekmiş ve maddi açıdan büyük destek görmüştü. 1901 yılına gelindiğinde zengin iş adamlarının desteğini arkasına alan Theodore Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması amacıyla Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit'le görüştü. Yapılan görüşmede Kudüs ve çevresinin Yahudilere verilmesi karşılığında Osmanlı'nın dış borçlarının ödenmesi teklif edildi. Ancak bu teklif Sultan Abdülhamit tarafından reddedildi.

[9:14]1914 yılına gelindiğinde dünya tarihinin en büyük savaşlarından biri patlak verdi. I. Dünya Savaşı. Osmanlı bu savaşa Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın yanında dahil olmuştu. 1917 yılında savaş henüz sürerken İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour Yahudi bir iş adamı ve Siyonist hareketin en büyük destekçilerinden biri olan Lord Lionel Walter Rothschild'e bir mektup yazdı. Balfour mektubunda kısaca İngiliz hükümetinin Filistin'de Yahudiler için bir yurt kurulması fikrine olumlu baktığını ve bu doğrultuda her türlü desteğin verileceğini iletmişti. İngiliz hükümeti bu kararı alarak iki şeyi amaçlıyordu. İlk olarak bu karar Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Yahudi toplumunun İngiltere'yi desteklemesine sebep olacak ve böylece Amerika'da İngiltere saflarında savaşa girilmesi yönünde bir kamuoyu oluşacaktı. Bir diğer amaçsa Filistin'e İngiliz yanlısı Yahudi bir nüfus yerleştirerek İngiltere için büyük önem teşkil eden Süveyş Kanalı civarındaki bölgeyi güvenceye almaktı. I. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı ve Filistin İngiliz kontrolüne girdi. İngiliz hakimiyetindeki Filistin'e yapılan Yahudi göçleri sayesinde bölgedeki Yahudi nüfusu önemli ölçüde artmaya başladı. Özellikle Almanya'da iktidara gelen Nazilerin Yahudi karşıtı bir politika gütmesi bu göçü hızlandırdı. II. Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1945 yılına gelindiğinde Filistin'deki Yahudi nüfusu yaklaşık 500.000'e ulaşmıştı. Bu sayı bölgenin toplam nüfusunun %30'undan fazlasına denk geliyordu. II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik sorunlar yaşayan İngiltere askeri masraflarını azaltmak için sömürgelerinden çekilme kararı aldı.

[11:15]Ve burada nasıl bir yönetim kurulacağı konusu Birleşmiş Milletler'e devredilmişti. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 29 Kasım 1947'de alınan karara göre Filistin'in %56'lık kısmında bir Yahudi devleti, %42'lik kısmında ise bir Arap devleti kurulacaktı. Kudüs'te ise uluslararası yönetim altında yeni bir bölge oluşturulacaktı. 33 ülke bu kararı kabul ederken Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 13 ülke adaletsiz olduğu gerekçesiyle kararı kabul etmemişti. Buna rağmen çoğunluğun sağlanmasıyla karar genel kuruldan geçti ve 14 Mayıs 1948'de Tel Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti.

[12:06]Ertesi gün İngilizler bölgeyi terk ettiler. Bunun hemen ardından İsrail'in komşuları olan Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak İsrail'e savaş açtığını duyurdu. Arap ülkeleri açısından savaşın amacı İsrail'in başkenti Tel Aviv'i ele geçirerek Yahudileri Filistin'den tamamen atmaktı. 1949 yılının Mart ayına kadar süren savaşın kazananı kaynaklarını ve insan gücünü daha etkili bir şekilde kullanan İsrail oldu. Savaş sonunda İsrail savaştığı her ülkeyle ayrı ayrı anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmalara göre Gazze Şeridi Mısır'a bırakılırken Batı Şeria Ürdün kontrolüne geçti. Kudüs'le Batı kısmı İsrail'in, Doğu kısmı Ürdün'ün olmak üzere ikiye bölündü. Bu bölgeler dışında Birleşmiş Milletler tarafından Filistin'e verilen toprakların önemli bir kısmı İsrail'in hakimiyetine geçti. Böylece İsrail Filistin'de Birleşmiş Milletler tarafından kendisine verilen %56 oranındaki toprağını %78'e çıkarmış oldu. 1956 yılına gelindiğinde Mısır'da Cemal Abdülnasır Cumhurbaşkanı oldu. Abdülnasır Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler yürüttü ve Mısır ordusunu güçlendirmek için Sovyetler'den çok sayıda silah satın aldı. Abdülnasır'ın önemli hedeflerinden biri de Nil Nehri üzerine bir baraj inşa ettirerek Mısır ekonomisini kalkındıracak bir yatırıma imza atmaktı. Ancak baraj projesinin bitirilebilmesi için ekonomik desteğe ihtiyaç vardı. Bu amaçla ABD'den kredi almaya denediler. Fakat ABD Abdülnasır'ın Sovyetlere olan yakınlığı nedeniyle bu krediyi vermeyi reddetti. Buna karşılık Mısır hükümeti hem baraj inşaatını tamamlamak için bir kaynak yaratması açısından hem de ülkenin gelirlerini artırmak için Süveyş Kanalını millileştirmeye karar verdi. O döneme kadar Süveyş Kanalı İngiltere ve Fransa'nın kontrolündeki Süveyş Kanal şirketi tarafından yönetiliyordu. İki ülke de Süveyş Kanalındaki kontrollerini Mısır'a kaptırma niyetinde değillerdi. İngiltere ve Fransa başta meseleyi diplomatik yollarla çözmek isteseler de sonuç alamadılar. Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail aralarında bir anlaşma yaparak Mısır'la savaşmaya karar verdi. Yapılan plana göre İsrail Mısır'a saldıracak İngiltere ve Fransa ise savaşı sonlandırma bahanesiyle barış gücü olarak bölgeye gelecek ve kanalın yönetimine el koyacaklardı. İsrail plan dahilinde 29 Ekim 1956'da Mısır'a savaş açtı. Mısır ordusu savaşa hazırlıksız yakalandığından İsrail kısa sürede Gazze Şeridi'nin ve Sina Yarımadası'nı ele geçirdi. 5 Kasım'daysa İngiliz ve Fransız Birlikleri savaşı sonlandırma bahanesiyle Port Said ve Port Fuat'ta karaya çıkarak Kanal çevresini işgale başladılar. Sovyetler Birliği Mısır'a karşı yapılan bu savaşa şiddetle karşı çıkmıştı. İngiltere ve Fransa'yı asıl şaşırtan şeyse ABD'nin de savaş karşıtı tavır alması oldu. ABD Başkanı Eisenhower ABD açısından bir anlam ifade etmeyen bu savaşın Batı Bloğu ile Sovyetler Birliği arasında büyük çaplı bir savaşa dönüşmesini istemiyordu.

[15:35]Ayrıca bölgede İngiltere ve Fransa'ya destek vermek Arap ülkelerinin Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurmasına sebep olabilirdi. Netice olarak Eisenhower savaş karşıtı bir tavır almaya karar verdi.

[15:51]ABD tarafından yalnız bırakılan İngiltere ve Fransa artan Sovyet baskısına dayanamadılar ve Aralık ayında bölgeden çekildiler. İsrail ise Mart 1957'de Sina Yarımadası'ndan ve Gazze Şeridi'nden geri çekildi.

[16:07]Böylece Mısır savaşta yenilgiler alsa da masada savaşın kazananı olduğu ve Süveyş Kanalının kontrolünü ele geçirdi. İsrail'in Fransa ve İngiltere ile anlaşarak Mısır'a saldırması bölgedeki Arap devletlerinin İsrail'le olan ilişkilerinin yeniden gerilmesine sebep olmuştu. Bu gerilimin bir sonucu olarak 1966 yılının Kasım ayında İsrail'le Arap devletleri arasında birçok sınır çatışması yaşandı. 1966 yılının Kasım ayında Mısır, Suriye ile savunma anlaşması imzaladı. Bu anlaşma bölgedeki gerilimin daha da artmasına sebep oldu. 13 Mayıs 1967'de Sovyetler Birliği İsrail'in bir gün sonra Mısır'a savaş açacağı bilgisini Mısır hükümetine iletti. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır Sovyetler Birliğinin verdiği bilgiye dayanarak Mısır ordusunu hızlıca Sina Yarımadası'nda konuşlandırdı. Takip eden günlerde Ürdün ve Suriye'de İsrail'le olan sınırlarına askeri yığınak yaptılar. 22 Mayıs'ta Mısır Tiran Boğazı'nı ablukaya aldı. Böylece İsrail'in Kızıldeniz'e geçişi engellenmiş olacaktı. Bu hamlenin ardından İsrail hükümeti savaş kararı aldı. 200'den fazla İsrail uçağı 5 Haziran sabahı saat 7.45'te Mısır hava sahasına giriş yaparak Mısır'ın savaş uçaklarının bulunduğu hava üslerini bombaladılar. Bu hava saldırısı İsrail için oldukça başarılı geçmişti. Harekatın sonunda 300'den fazla Mısır uçağı imha edildi. Saat 11.00'de bu kez İsrail toprakları Suriye ve Ürdün uçakları tarafından vurulmaya başlandı. Buna karşılık İsrail, Suriye ve Ürdün'ün hava üslerine saldırarak kısa sürede 28 Ürdün ve 53 Suriye uçağını imha etmeyi başardı. Böylece hava üstünlüğü tamamen İsrail'in eline geçmiş oldu. İsrail aynı gün Gazze'yi de ele geçirdi. 6 ve 7 Haziran'da harekatlarına devam eden İsrail ordusu Ürdün'ün kontrolündeki Batı Şeria'ya hakim oldu. 8 Haziran'da ise Sina Yarımadası İsrail ordusu tarafından ele geçirildi. 9 Haziran'da kuzey yönünde ilerleyen İsrail ordusu Suriye'nin kontrolündeki Golan Tepeleri'ne hakim oldu ve böylece İsrail tüm cephelerde galip gelmeyi başardı. Birleşmiş Milletler'in araya girmesiyle 10 Haziran'da taraflar arasında ateşkes imzalandı. Yapılan anlaşmada İsrail ele geçirdiği tüm topraklardaki kazanımlarını korudu ve 6 günde sınırlarını yaklaşık iki buçuk kat genişletmiş oldu. Bu savaştan yaklaşık 6 yıl sonra yani 6 Ekim 1973'te Mısır ve Suriye kaybettikleri toprakları kazanmak için İsrail'e savaş açtılar. Savaşa hazırlıksız yakalanan İsrail ordusu savaşın ilk gününde Golan Tepeleri'nde yenilgiler aldı. Mısır ordusu ise büyük bir direnişle karşılaşmadan Süveyş Kanalının doğusuna geçmeyi başardı. Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat Mısır ordusunu İsrail işlerine ilerletmek yerine bölgede tutmaya karar vermişti. Sedat'ın amacı aslında Filistin'i İsrail işgalinden kurtarmak değildi. Asıl amaç Süveyş Kanalının doğusuna geçip burada mevzilenerek dünya kamuoyunun dikkatini savaşa çekmek ve sonunda Sina Yarımadasının kontrolünü ele alabilmek için destek toplamaktı. Yani savaş Filistin'in kurtarılması adına değil Mısır ve Suriye'nin kaybettikleri toprakları geri kazanmaları adına yapılıyordu. Plan dahilinde Mısır ordusu Süveyş Kanalındaki mevzilerini 25 Ekim'e kadar tutmayı başardı. Bu süreçte Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim tehlikeli derecede artmaya başlamıştı. Bu savaşın bir Dünya Savaşı'na dönüşmemesi için Birleşmiş Milletler'in de gayretiyle İsrail ve Mısır 25 Ekim'de bir ateşkes imzaladılar. Ateşkesin ardından İsrail Mayıs 1974'e kadar aşama aşama imzalanan antlaşmalarla Sina Yarımadası'nı ve Golan Tepelerinin bir kısmını terk etti. Böylece Enver Sedat'ın planı işe yaramış oldu ve Mısır'la Suriye kaybettikleri toprakların bir kısmını yeniden ele geçirdiler. Ancak Gazze ve Batı Şeria İsrail yönetiminde kaldı. 1993 yılına gelindiğinde Norveç'in başkenti Oslo'da İsrail ve Filistin temsilcileri tarafından imzalanan anlaşmada Gazze Filistin'e devredildi. 1995 yılındaysa Batı Şeria'nın yönetimi bölgenin İsrail güvenlik güçlerinin kontrolü altında tutulması şartıyla Filistin yönetimine verildi. İki ülke arasında yapılan bu anlaşmanın bölgedeki sorunları büyük oranda çözeceğine inanılıyordu. Ancak anlaşma iki ülke arasındaki sorunları çözmeye yetmedi. 1995 yılından günümüze kadar geçen süreçte siviller de dahil olmak üzere iki taraftan binlerce insan hayatını kaybetti. Buna rağmen iki ülke arasındaki sorunlar hala çözülebilmiş değil. 1995 yılından günümüze kadar gelen süreci haftaya yayınlayacağımız videomuzda ele alacağız. Bu videoyu kaçırmamak için kanala abone olduğunuzdan ve bildirimleri açtığınızdan emin olun. Bir sonraki videoda görüşmek üzere.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript