[0:00]Bugün beynimizin gizli yaşamını konuşuyoruz. İnsan beyni hala bilim insanlarının en çok üzerinde çalıştığı ve çözmekte zorlandığı yapılardan biri ve çözüldükçe içinden yepyeni hikayeler çıktığından oldukça da heyecan verici. Beyinle ilgili daha önce de birkaç kitap özetlemiştim. Açıklamalara linklerini ekliyorum. Bugünse gelmiş geçmiş en çok okunan kitaplardan biri olan ve kendimizi keşfetme yolculuğumuza büyük katkısı bulunan nörobilimci sevgili David Eagleman'ın Incognito'sunu sizlerle buluşturmak istedim. Kitap 20 farklı dile çevrilmiş ve kendi kategorisinde klasiklemiş eserlerden biri. Ne mutlu ki Domingo yayınevi tarafından dilimize de kazandırılmış. Kendilerine buradan çok çok teşekkür ediyorum. Ve başlamadan eğer ilk kez karşılaşıyorsak ben Pınar Özkent. 15 yıl boyunca kurumsal hayatta farklı farklı seviyelerde çalıştıktan sonra bundan 8 yıl önce bir cesaret istifa ettim ve kariyer mentörü olarak çalışmaya başladım. Bugüne dek kariyerinde sıkışmış hisseden, ilerlemek isteyen, farklı bir yola gitmek isteyen pek çok insana destek olma fırsatı buldum. Mentörlük süreci bana çok çok soruluyor, ne güzel. Bilgi almak isterseniz açıklamalara bıraktığım linki kullanabilirsiniz. Kanalıma yeniden hoş geldiniz. Hadi şimdi gelin beynimizin derinliklerine dalarak kimin patron olduğunu yeniden hatırlayalım. Şu gerçekle başlamak istiyorum. Hayatımızın kontrolünün büyük bir kısmı bizim elimizde değil ve bu biraz sert bir cümle, bunun farkındayım. Çünkü hepimize öğretilen şey şu: Aklın yok mu kızım? Düşün, karar ver, aklını kullan. Ama gerçek şu ki beynimiz böyle çalışmıyor. Aslında bizim bilinç dediğimiz şey olan bitenin sadece çok küçük bir kısmını görüyor. Yani şöyle düşünün, bilinç bir gazetedeki manşet haber gibi bize sadece sonucu gösteriyor. Ama o sonucun arkasında sayfalarca, saatlerce, hatta bazen yıllarca süren görünmeyen bir süreç var. Bilinci aslında hayatımızda olup bitenleri yönlendiren küçücük bir kum tanesi. Başka bir örnek vereyim. Mesela aklımıza bir fikir gelir ve deriz ki ah, bir anda aklıma geldi. Aslında o fikir bir anda aklınıza gelmiyor. Biz farkında değiliz ancak beynimiz dakikalardır, günlerdir, belki aylardır o fikrin üzerinde çalışmış durumda. Ve yeterince oy topladığında bir anda bilinçli düşünce olarak ortaya çıkıyor. Yani kararlar aslında şöyle oluşuyor: Beynin arka planında farklı sinyaller var, farklı fikirler, farklı eğilimler. Ve bunlar bir nevi oylama yapıyor. Hangi taraf daha güçlüyse biz onu benim düşüncem sanıyoruz. Ve olayın en çarpıcı kısımlarından biri de şu, bazı durumlarda bilinç devreye girse bile zaten geç kalmış oluyor. Mesela bir beyzbol oyuncusunu düşünelim. Top ona doğru geliyor ve bu top yaklaşık 0.4 saniyede ulaşıyor. Ama bizim bir şeyi bilinçli olarak fark etmemiz yaklaşık 0.5 saniye sürüyor. Yani matematiksel olarak imkansız bir durum. Eğer o oyuncu bilinçli düşünmeye çalışırsa topa asla vuramaz. Peki nasıl vuruyor? Çünkü düşünmüyor. Beyni onun yerine bir karar veriyor. Aynı şey bir müzisyen için de geçerlidir. Eğer ona düşün notaları tek tek bak ve öyle çal dersen performansı düşer. Sadece müziğe odaklanırsa parmakları kendi kendine hareket eder. Kısacası aslında en iyi olduğumuz anlar en az düşündüğümüz anlar ve bu biraz da rahatsız edici bir gerçek. Çünkü şu anlama geliyor. Belki de hayatımızdaki en kritik kararları bile biz vermiyoruz. Beynimizin görünmeyen bir kısmı var, orası veriyor diyor. Şimdi burada biraz daha derinlenelim. Çünkü elbette konu sadece kararlar değil, gerçeklik dediğimiz şey bile sandığımız kadar gerçek olmayabilir. Hadi devam edelim. Size yine biraz garip gelecek bir şey söyleyeceğim. Şu an gördüğünüz dünya aslında tam olarak gerçek değil. Yani evet dışarıda bir gerçeklik var ama sizin deneyimlediğiniz şey beyninizin size sunduğu bir yorum. Çünkü gerçeklik algımız aslında duyularımızla ilgili. Bilimsel araştırmalar gerçekliğin her insan zihni için farklı olduğunu söylüyor. Bu nedenle iki kişi aynı anda örneğin bir konsere gittiğinde aynı şekilde hissetmeyebilir. İki insan tamamen farklı algılarla o konseri deneyimliyor olabilir. Kısacası dünya algımız sadece beynimizin rasyonel bir ürünü değil. Aynı zamanda duyu organlarımız tarafından şekilleniyor. Konuyu biraz daha basit açıklamak için Paralimpik kayakçı Mike May'in hikayesini anlatayım. May 3 yaşında görme becerisini kaybediyor. Kırklı yaşlara geldiğinde gelişen tıbbın etkisiyle ameliyat oluyor ve yeniden görmeye başlıyor. Ancak bu onun hayatının kabusu haline geliyor. Kendini aşırı yüklenmiş ve dehşete düşmüş hissediyor. Kayak yapmak birdenbire ona çok çok zor gelmeye başlıyor. Neden derseniz beyni görmeyi öğrenmediğinden derim. Çocukken görme duygusunu kaybedince diğer duyular durumu telafi etmek için çok fazla gelişmiş ve bir anda görmeye başlayınca o kadar fazla bilgiyle ne yapacağını şaşırıyor beyin. Kısacası gözlerimiz dışarıdan veri alıp beyine aktaran bir video kamera gibi çalışmıyor. Beynimiz ve gözlerimiz o an birlikte çalıştığı için görebiliyoruz ama aslında görme bu iki organ arasındaki işbirliği, bu sayede görsel bir gerçeklik doğuyor. Ve eğer beynimizin aldığı bilgiyi yorumlama şekli farklıysa gerçeklik de değişiyor. Bu örneğin karmakarışık bir resme baktığımızda kiminin tavşan, kiminin fare görmesinin de sebebi. Olur ya yanımızdaki bize şaşırır. Tavşan var orada görmüyor musun bak. Yok orada değil ben başka bir şey görüyorum. Şimdi iki insandan hangimiz doğru söylüyor? Hangimiz halüsinasyon görüyor? Aslında hiçbirimiz. Kısacası duyu organlarımız beynimize gerçeklik olarak yorumlanan bilgiler sağlıyor sadece. Ancak bu bilgi hiçbir zaman dışarıdaki dünyaya dair bir izlenimden öteye geçemiyor. Şimdi bunu bir adım ileriye götürelim ve şu kritik soruyu da kurcalayalım. Eğer gerçekliği bile kendimizce farkına varmadan inşa ediyorsak aldığımız kararların, davranışlarımızın veya duygularımızın kontrolü bizde değil. E peki o zaman ne yapacağız? Cevabı şöyle açıklayayım. Beynimizin içinde birden fazla sistem var ve bu sistemler çoğu zaman birbiriyle anlaşamıyor. Bir tarafımız var, mantıklı plan yapıyor, düşünüyor, uzun vade bakıyor. Ve bir tarafımız var, daha duygusal, hızlı tepki veren, anlık isteyen taraf. Hatırlarsanız hızlı ve yavaş düşünmek kitap özetinde Daniel Kahneman da bu konuyu sistem 1 ve sistem 2 diye açıklamıştı. Kitabın özetini de yine açıklamalara bıraktım, aklınızda olsun. Şimdi bu iki sistem sürekli tartışma halinde. Mesela çok basit bir örnek vereyim. Gece karar veriyoruz yarın kesin erken kalkacağım. Sabah alarm çalıyor ve başka bir ben devreye giriyor. 5 dakika daha uyusam ya, 5 dakika daha. Ve ne oluyor? Alarmı kapatıveriyoruz. İşte bu beynin içindeki iki farklı sistemin çatışması. Hatta bazen bu çatışma o kadar net oluyor ki insan kendi kendine kızıveriyor. Hani bazen kendimize kızarız. Saçmaladın, abarttın deriz. Düşünsenize ne kadar garip bir şey bu. Bir tarafımız diğer tarafımızı azarlıyor.
[7:07]Bu tip bir durum aslında sigara içen biri için de geçerli. Bir tarafı bırakmak istiyor. Diğer tarafı şimdi içmesem olmaz diyor. Yani aslında içimizde hep bir çatışma, bir diyalog var ve çoğu zaman kazanan daha hızlı, daha duygusal olan taraf. Peki neden çoğu zaman o mantıklı olanı bilen taraf değil de duygusal olan taraf kazanıyor? Çünkü o sistem daha eski. Yani evrimsel olarak bakarsak duygusal beyin mantıklı beyinden çok daha önce vardı ve görevi sadece hayatta kalmaktı. Düşünsenize binlerce yıl önce ormandasınız. Bir ses duydunuz. O anda durup bu sesin kaynağı ne olabilir? Olasılıkları bir değerlendireyim demezsiniz, direkt kaçarsınız. Çünkü o anda hızlı olmak doğru olmaktan daha önemlidir. İşin ucunda hayatta kalma dürtüsü var çünkü. Ve işte o hızlı sistem bugün hala bizim için de aktif. Tabii problem şu, artık ormanda yaşamıyoruz ama beynimiz hala ormana göre tasarlanmış durumda. Mesela hemen sinirleniveririz. Çünkü beyin tehdit algıladığında anında savunmaya geçecek şekilde evrimleşti. Tabii bugünkü tehditler eskisinden farklı. Bugün bir email bizi tehdit gibi geliyor. Bir mesaj olabiliyor. Birinin attığı bir bakış olabiliyor. Ve işte beynimiz bunu ayırt etmeden aynı sistemi çalıştırıyor. Başka bir soru. Biz insanlar neden anlık hazlara bu kadar düşkünüz? Sağlıksız yemek, ertelemek, kolaya kaçmak. Çünkü geçmişte hayat geleceği planlayarak yaşanmıyordu, anlık hareket ediyorduk. Yemek mi buldun? Hemen ağzına at, mideye indir. Bir hayvan mı gördün? Hemen avla. Ama bugün o sistem bizi sabote ediyor. Çünkü değişen dünyada analiz etmek, düşünmek ve yavaş ama akıllı adımlar atmak çok çok değerli. Ve çoğu durumda hala hız mantığı yeniyor. Sonra da mantık arkasından yetişiyor ve bir hikaye yazıyor. Mesela hiç sonradan pişman olduğunuz bir şey aldınız mı? Almışsınızdır. O anda istiyorum diyen tarafınız kazanır. Sonra mantık devreye girer ve bir açıklama yapar. Aman neyse ya zaten ihtiyacım da vardı. İşte burası çok kritik. Mantık çoğu zaman karar veren taraf değil de kararı savunan taraf haline geliyor. İnsan beyni aslında bir makine gibi değil de kaotik bir pazar yeri gibi çalışıyor yani. Farklı fikirler, farklı dürtüler, farklı istekler hepsi aynı anda ortaya çıkıyor ve sonunda biri kazanıyor. Biz de onu benim kararım sanıyoruz. Burada bir parantez açayım. Bu bilgiyi ben kendi hayatımda nasıl kullanıyorum onu söyleyeyim. Şöyle yapıyorum. Özellikle önemli kararlarda kendime zaman tanımaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki ilk gelen şey genelde en hızlı olan ama en doğru olan olmayabilir. O yüzden artık bazı kararlarda özellikle bekleyip biraz sindirmeye çalışıyorum. Peki eğer beynimizin içinde bu kadar çok ses varsa bu sesler nereden geliyor? Mesela neden bazı şeyleri seviyoruz da bazılarına tiksiniyoruz? Neden daha sonra kendimize şaşacağımız kararlar veriyoruz veya davranışlarda bulunuyoruz? Tercihlerimiz nasıl oluşuyor? Cevaplar bir sonraki bölümde. Evet, şimdiye kadar şunları konuştuk. Kararlarımızın çoğunu bilinçli almıyoruz. Beynimizin içinde farklı farklı sistemler var ve duygusal olan sistem çoğu zaman daha güçlü. Peki Pınar bütün bunların kökeni ne derseniz cevap evrimde yatıyor David Eagleman'a göre. Yani bugün nasıl düşündüğünüz, neyi sevdiğiniz, neyi tercih ettiğiniz, bunların büyük kısmı sizin hayatınızla ilgili değil. Sizden binlerce yıl önce yaşayan insanların hayatta kalma mücadelesiyle ilgili. Mesela çok basit bir şey. Neden elmaya iştah açıcı buluruz da aynı şeyi başka bazı şeyler için hissetmeyiz? Çünkü elma şeker içeriyor. Şeker enerji demek ve geçmişte enerji hayatta kalmak demek. Veya mesela neden bazı şeylerin sadece fikri bile rahatsızlık verir? Çünkü beyin şunu öğrenmiş. Bu zararlı olabilir ama uzak dur ondan. Yani aslında çoğu tercihimiz seçilmiş değil de programlanmış. Evrimle ilgili bir başka etkiyi de söyleyeyim. Beynimiz bazı konularda inanılmaz iyiyken bazı konularda çok kötü olabiliyor. Örneğin büyük matematiksel hesaplamaları yapmakta, istatistiksel çıkarımlara varmakta aslında gerçekten kötüyüz. Çünkü avcı toplayıcı olan atalarımızın bunlara hiç ihtiyacı olmamıştı. Öte yandan hile yapanları tespit etmek, tehdidi sezmek, kişilerarası haksızlıkları yorumlamak gibi sosyal ve dürtüsel konuları çözme becerisine ihtiyaçları vardı. Bu yüzden bizler de bu konularda fena değiliz. Kısacası beynimiz her şeyi yapmak için değil, hayatta kalmak için optimize edilmiş ve bu da şu anlama geliyor. Bugün yaşadığımız birçok problem aslında bizdeki bir tür hata kodu değil. Yanlış ortamda çalışan doğru sistemlerden muzdarip durumdayız. Elbette evrim sadece neyi sevdiğimizi veya becerilerimizi etkilemiyor, aynı zamanda nasıl düşündüğümüzü de etkilemiş durumda. Dünyayı olduğu gibi anlamıyor, hayatta kalacak şekilde yorumluyoruz aslında. Ve bu çok büyük bir fark. Mesela neden bazı şeyleri abartıyoruz? Diyelim ki küçük bir riski çok büyükmüş gibi hissediyoruz. Çünkü geçmişte korkusuz olmak ölme ihtimali demekti. Bu yüzden insan beyni abartabilirsin, hayatta kal yeter ki düşüncesini belirledi. Çok risk filan alma dedi. Çizginin dışına çıkma dedi. Küçük gibi görünen bir şeyin altından bir şey çıkabilir dedi. Peki bugün bu düşünceler neye dönüştü? Bir email geliyor hemen stres. Biri bizi eleştiriyor, hemen tehdit algısı. Hemen savunmaya geçme dürtüsü hissediyoruz veya konfor alanından çıkamıyoruz. Çünkü eski sistem hala çalışıyor ve o sistem bugünün dünyasıyla uyumlu değil ve bu uyumsuzluk da bizi bir hikaye yazmaya zorluyor. Mesela birinin bize yanlış bakışını yorumluyoruz. Sonra kafamızda oturup bir senaryo yazıyoruz. Oysa gerçek bambaşka olabiliyor. Veya az önce söylediğim gibi bir karar veriyoruz. Sonra o kararı mantıklı gösterecek nedenler buluyoruz, arkasına sağlam bir hikaye koyuyoruz. Kısacası süreç şöyle. Önce hissediyoruz, sonra karar veriyoruz. Sonra kendimize bunu açıklıyoruz. Beynimizin içinde bunun için özel bir sistem bile var. Kararları alıyor ve sonra sana bir hikaye anlatıyor. Ben bunu bunu düşündüm, bunu bu yüzden yaptım gibi ve o hikaye gerçek sebep olmayabiliyor. Beyinle ilgili birçok kitapta bu durumdan bahsediliyor ve ben bu bilgiyi aldığım için nerede kullanıyorum derseniz artık aklıma gelen her düşünceye inanmıyorum. Yani bir şey hissediyorum diye o doğru olmak zorunda değil. Birine karşı bir his, bir durumla ilgili bir yorum. Artık biraz daha geri çekilip şunu soruyorum. Bu gerçekten doğru mu? Yoksa beyin bana bir hikaye mi anlatıyor? Şimdi burada çok kritik bir yere geldik. Eğer düşüncelerimiz, duygularımız, tercihlerimiz bu kadar otomatik ve bilinç dışıysa o zaman biz gerçekten neyi kontrol ediyoruz? Evet, biz gerçekten özgür müyüz? Yani gerçekten yaşamımızdaki kritik kararları ben seçtim diyebilir miyiz yoksa sadece öyle mi hissediyoruz? Bu soruyu hala bilim insanları araştırıyor. Yapılan deneylerden biri var çok çarpıcı. İnsanlara deniyor ki istediğin zaman parmağını kaldır. Ve aynı anda beyin aktiviteleri ölçülüyor. Kişi diyor ki şu anda kaldırmaya karar verdim. Ama ölçümler şunu gösteriyor: Beyin o hareket kararını kişinin fark etmesinden yaklaşık 1 saniye önce vermiş. Yani bir şeye karar verdim dediğimiz an aslında o karar çoktan yola çıkmış oluyor. Biz sadece onu yakalıyoruz. Ve bu küçük gibi görünen şey aslında çok büyük bir pencere açıyor önümüze. Acaba hayatımızdaki tüm kararlar için de beyin böyle mi çalışıyor diyoruz? Yazarımıza göre aynı mantık çok daha büyük kararlar için de geçerli olabilir. Örneğin kime aşık olduğumuz, hangi mesleği seçtiğimiz, hangi fikre inandığımız. Bunların hepsi genetik yapımızın, çocukluk deneyimlerimizin, çevremizin, hormonlarımız ve beynimizin kimyasının bileşimi ve bu denklemi biz seçmiyoruz. Yani şöyle düşünün. Kim olarak doğacağımızı seçmedik. Hangi ailede doğacağımızı seçmedik. Hangi deneyimleri yaşayacağımızı da seçmedik ama bütün bunlar bizim bugün verdiğimiz kararları şekillendiriyor. Tabii bu durumda yeni bir karmaşık soru doğuyor. Bir insan yaptığı şeylerden ne kadar sorumlu olabilir? Çok ilginç bir bilgi vereyim. 1966 yılında Texas'ta son derece dramatik bir olay yaşanıyor. Charles Whitman diye biri önce karısını ve annesini öldürüyor. Sonra bir üniversitenin kulesine çıkıyor. Orada sağa sola ateş ediyor. Polisler onu ancak öldürerek etkisiz hale getiriyor. Daha sonra kendisine bir otopsi yapılıyor ve beyninde bir tümör bulunuyor ve bu tümör beyninde korku ve saldırganlıktan sorumlu kısımda yer alıyor. Şimdi soralım bakalım o adam mı suçlu yoksa tümörü mü? Ve ben açıkçası bunu sorguladığımda kafamdaki özgür irade fikri de bir soru işaretine dönüyor. Tabii elbette burada önemli bir şey var. Bu herkes istediğini yapsın demek değil. Toplum yine kendini korumak zorunda. Ama bakış açımız değişmek zorunda. Yani soru bu insan kötü mü yaklaşımından bu insanın sistemi neden böyle çalışıyor bakış açısına dönüşüyor. Şimdi burada çok önemli bir denge var. Çünkü bu noktada insan şun hissedebiliyor. E o zaman hiçbir şeyin anlamı yok, hiçbir şey benim kontrolümde de değil.
[16:47]Bırakıvereyim öyle gitsin diyebiliriz. Ve kitap aslında asla böyle bir şey söylemiyor. İkinci olarak bizler düşüncemizi seçemiyor olabiliriz ama hangi düşünceye dikkatimizi vereceğimizi seçebiliriz. Her duyguyu kontrol edemeyiz evet ama o duyguya nasıl tepki vereceğimizi öğrenebiliriz. Mesela düşünelim. Sinirlendiniz. Bu duygu sizin seçtiğiniz bir şey değil. O bir şekilde geldi. Ama o sinirle bağıracak mıyız yoksa durup bir nefes mi alacağız? İşte orası insani ve geliştirilebilir olan. Ya da ne bileyim kendimizi sürekli aynı tip insanlara çekilirken yakalarız mesela. Aynı tarz ilişkiler, benzer hayal kırıklıkları. Bilinçaltı burada büyük rol oynuyor mu? Tamam oynuyor ve beynimiz belirli bir şekilde bunu takip mi ediyor? Tamam ediyor. Peki bunu baştan fark edip daha en başından uzaklaşmaya çalışsak ya da ilk fark ettiğimiz an konuyu uzatmasak. Burada bir alan var ve biz orada kalmayı seçiyorsak bu artık özgür iradeye geçiyor. Başka bir örnek vereyim. Bir konuya karşı anında bir ön yargı geliştirdiğimiz anlar oluyor. Daha anlamadan, dinlemeden bir yargı oluşturuyoruz ve bu his bilinç dışı diyelim. Peki o hisle davranmak zorunda mıyız? Yoksa ön yargılı olabileceğimizi, aklımızın oyununa geldiğimizi düşünebilir miyiz? İşte bu farkındalık çok küçük gibi görünüyor ama çok çok güçlü sonuçlar doğurabiliyor hayatımızda. Bir de işin şu boyutu var. Bu bilgiyi sadece kendiniz için değil, başkaları için de kullanabilirsiniz. Mesela birini yargılamak çok kolay, değil mi? Nasıl böyle davranır deriz mesela. Niye böyle konuşuyor deriz. Ancak artık şunu biliyoruz. O davranışın arkasında o kişinin de seçmediği bir sürü biyolojik ve psikolojik süreç olabilir. Ve bu ne demek biliyor musunuz? Karşınızdakine daha anlayışlı olmak. Ama aynı zamanda daha gerçekçi de olmak. Mesela şöyle diyebilmek: Demek ki o bilinçli veya bilinçsiz bu tip şeyler yapabilen biri. Bu onun kötü biri olduğunu göstermez. Sistemi farklı çalışıyor olabilir ama ben buna göre kendimi koruyayım. Yani birini anlamaya çalışabilir ve aynı zamanda sınırlarımızı koruyabiliriz. Bu kitabın çok sevdiğim bir yönü daha var. İnsanın kendiyle olan kavgasını da yumuşatıyor. Çünkü çoğu insan kendi davranışını fazla eleştiriyor. Ben neden böyleyim? Neden böyle yapıyorum? Neden değişemiyorum? Ama belki de soru şu olmalı. Benim sistemim neden böyle çalışıyor? Hangi kök inançlarımın, hangi düşünce yapılarının, hangi hatıraların etkisi altındayım? Ve ben bunlar üzerinde çalışmak için neler yapabilirim? Kısacası bizler her ne kadar gemiyi götüren ana motorlardan biri olmasak da gemiyi doğru limana götürebilmek için her zaman yapabileceğimiz çok şey var. Evet, David Eagleman Incognito beynin gizli hayatı kitap özetinde bana eşlik ettiğiniz çok çok teşekkürler. Eğer henüz kanalıma abone olmadıysanız abone olarak da beni destekleyebilirsiniz. Her birinize kocaman sevgiler. Bir sonraki pazar yeni bir kitap özetinde buluşmak üzere.



