[0:05]İbn-i Arabi Hazretleri 800 yıl önce yazmıştı, nefsin gölgesi. Sen ışığa doğru koştukça arkandan gelen, sen durduğunda duran, sen kaçtığında seni kovalayan o karanlık zürriyet sadece yere düşen fiziksel bir karartı mıdır? Yoksa o, senin ruhunun, o çok övündüğün benliğinin, dışarıya göstermekten utandığın gizli yüzü müdür? Aydınlıkta yürümek kolaydır. Lakin insanı asıl büyüten kendi karanlığıyla yüzleşebilme cesaretidir. Antik Kütüphane kanalına insanın kendi hakikatiyle yani o köşe bucak kaçtığı gölgesiyle yüzleşme vaktine hoş geldiniz. Bu derin ve sarsıcı yolculuğa adım atmadan evvel, kalbimizi hakikate açmak, ruhumuzdaki korku perdelerini kaldırmak için niyetimizi edelim ve o güçlü olumlamamızla mühürlenelim. Niyet ediyorum. Bugün kendi gölgemle, o görmezden geldiğim karanlık yanımdan barışmaya, kaçtığım, korktuğum, ötelediğim her ne varsa, hepsinin hakikatte bana beni öğreten birer ayna olduğunu kabul ediyorum. Benliğimin gölgesinden korkmuyor, o gölgeyi ilahi nurla aydınlatmayı seçiyorum. Işık neredeyse gölge oradadır. Ben yüzümü ışığa dönüyorum ve biliyorum ki ben karanlığımla değil, o karanlığı aydınlatan nurla varım. Bugün modern dünyanın yeni keşfettiği, ama İbn Arabi Hazretlerinin bundan tam 800 yıl önce Fütûhât-ı Mekkiyye sayfalarında satır satır işlediği dehşet verici bir sırdan bahsedeceğiz, nefsin gölgesi. Bizler kendimizi hep iyi, hep güzel, hep haklı görmeye meylederiz. Aynaya baktığımızda o pürüzsüz yüzü severiz. Lakin İbn Arabi Hazretleri uyarır: "Varlıkta ışık varsa, mutlaka gölge de vardır ve senin gölgen, yani nefsinin o ham, o işlenmemiş, o arzularla dolu karanlık tarafı, sen onu yoksaydıkça güçlenir, sen onu bastırdıkça bilenir. O gölge senin kabul etmediğin hasetindir. O gölge ben de yok dediğin kibrindir. O gölge senin gizli şehvetin, bastırılmış öfken, dile getiremediğin intikam arzundur. Sen gündüzleri insanlara gülümsersin ama geceleri o gölge rüyalarına girer, vesvese olur, sıkıntı olur, göğsüne oturur. İbn Arabi Hazretleri buyurur ki: "İnsan zıttıyla kaimdir. Aydınlık yanını beslerken karanlık yanını inkar eden yarım kalmaya mahkumdur. Mesele o gölgeyi kesip atmak değil, çünkü cisim var oldukça gölge kaybolmaz. Mesele o gölgeyi tanımak, onunla konuşmak ve onu terbiye etmektir. Çoğumuz hayatımızdaki felaketleri, başımıza gelen talihsizlikleri dışarıdan, başkalarından biliriz. 'Bana bunu yaptılar, bana şu kötülüğü ettiler.' deriz. Oysa İbn Arabi Hazretlerinin o sarsıcı tespitiyle dışarıda gördüğün o düşman, aslında senin içindeki gölgenin dış dünyaya yansımış halidir. Sen kendi gölgenle kavga ediyorsun ama yumruğu aynaya atıyorsun. Gölge sensin, o karanlık sensin ve bu hakikatte yüzleşmeden o gölgeyi ilahi ismin nuruyla eritmeden ne huzur bulabilirsin ne de kamil insan olma yolunda bir adım atabilirsin. Ey yolcu, sakın gölgeni düşman belgeleme. Çünkü gölge ışığın varlığına en büyük şahittir.
[4:28]İbn Arabi Hazretleri hatayı ve günahı insanın ayağına takılan bir taş değil, onu daha yükseğe sıçratacak bir basamak olarak görür. Düşün ki bir tohum filiz verip güneşe kavuşmak için önce toprağın o kapkaranlık bağrına girmek zorundadır. O karanlık tohumun mezarı değil ana rahmidir. İşte senin işlediğin hatalar, düştüğün günahlar ve yüzleşmekten korktuğun o gölgeli yanın, eğer sen farkında olursan ruhunun büyüme sancılarıdır. Hata yapmak insanın acziyetini yüzüne çarpar. O kusursuzluk iddiasını, o 'Ben oldum' kibrini yerle bir eder. İşte tam bu noktada gölge ışığa hizmet etmeye başlar. Çünkü kırık bir kalp, kibre bulanmış bir ibadetten daha yakındır Hakk'a. İbn Arabi Hazretleri buyurur ki: "Bazen bir günah sahibini öyle bir pişmanlığa, öyle bir boyun büküklüğüne sürükler ki, o kişi bu sayede kibrinden arınır ve cennetin kapısını aralar. Ama bazen de bir ibadet sahibine öyle bir gurur verir ki kişi 'Ben ne mübarek kulum' diyerek helak olur. Demek ki mesele sadece suretteki hata değil, o hatanın kalpte bıraktığı izdir. Allah kulunun hata yapmasını değil, hatasında ısrar etmesini sevmez. Hata kulun yaratıcısına sığınması için bir vesiledir. Eğer sen hiç düşmeseydin, ayağa kalkmanın bir elin seni tutmasının ne demek olduğunu bilemezdin. Allah'ın Settar, yani ayıpları örten, Gaffur, yani çokça bağışlayan isimlerini nerede seyredicektin? Senin gölgen Allah'ın merhamet güneşinin doğması için bir davetiyedir. Hazreti Adem o yasak meyveye uzanıp hata yapmasaydı, sadece bir cennet sakini olarak kalacaktı. Ama o hatayı yapıp pişmanlıkla Rabb'ine yönelince yeryüzünün halifesi makamına yükseldi. Hata onu aşağıya indirmedi. Bilakis kulluk şuuruna erdirdi. Buradaki sır şudur: Gölgeni inkar etme, onu tanı ve onu dönüştür. Simyacıların bakırı altına çevirmesi gibi sen de hatalarını tövbe ve idrak ateşi ile pişirerek saf bir tecrübeye derin bir irfana dönüştür. Karanlık ışığın kıymetini öğretir. Soğuk sıcağın lezzetini bildirir. Senin içindeki o nefsi emmare, o kötülüğü emreden taraf aslında senin manevi antrenman sahandır. O seni zorlayacak ki sen direnmeyi, sabretmeyi ve iradeni güçlendirmeyi öğrenesin. Rakip ne kadar güçlü ise pehlivan o kadar ustalaşır. Nefsin gölgesi senin ruhunun pehlivan olması için sana gönderilmiş çetin bir rakiptir. Onu yenmeye değil, onunla güreşip güçlenmeye bak. Ey hakikat yolcusu, gölgeyi ışığa çevirecek olan o mucizevi iksir tövbe-i nasuhdur. Lakin sakın ola ki bunu dil ucuyla söylenen, kalbe inmeyen, alışkanlık haline gelmiş o sıradan özürlerle karıştırma. İbn Arabi Hazretleri için tövbe sadece bir pişmanlık değil, varlığın köklü bir devrimidir. Nasuh demek halis demektir, saf demektir, en önemlisi de onarıcı demektir. Nasıl ki usta bir terzi yırtılan kumaşı öyle bir diker ki dikiş izi bile belli olmaz, işte nasuh tövbesi de günahla yırtılan o manevi elbiseyi öyle bir onarır ki ruh eskisinden daha sağlam, daha parlak hale gelir. Bu simya ateşle gerçekleşir. Ama bu ateş cehennem ateşi değil, hasret ve nedamet ateşidir. İnsan işlediği günahın o gölgesinin kendisini Yaradandan ne kadar uzaklaştırdığını fark ettiği an içine bir kor düşer. İşte o kor simyacının ocaktaki ateşi gibidir. O ateş senin katılaşmış kalbini eritir, içindeki o benlik cürufunu, o kirli tortuyu yakıp yok eder ve geriye saf altın kalır. İbn Arabi Hazretleri buyurur ki: "Tövbe bir rücûdur, yani aslına geri dönüştür. Su nasıl kirlense de buharlaşıp göğe yükseldiğinde tekrar saf yağmur olarak dönerse, sen de gözyaşı ve pişmanlıkla buharlaşmalı, o gaflet çamurundan sıyrılıp ilk yaratıldığın o tertemiz fıtratına dönmelisin. Gölgenin şifası ışığın tam tepeden gelmesidir. Güneş tam tepeye en yükseğe çıktığında eşyanın gölgesi ayaklarının altında kaybolur. İşte tövbe-i nasuh iman güneşini kalbinin tam merkezine, en yükseğe koymandır. O güneş öyle parlamalıdır ki nefsinin o karanlık gölgesi ayağının altında erisin, hükmü kalmasın. Bu tövbe ben artık eski ben değilim diyebilmektir. Dün o günahı işleyen kişi öldü, bugün tövbe ile yeni bir kul doğdu diyebilmektir. Eğer tövbe ettikten sonra hala aynı zevkleri arıyor, aynı karanlık sokaklarda geziyorsan, o simya tutmamış demektir nasuh. Tövbesi bir daha dönmemek üzere gemileri yakarak Hakk'a koşmaktır. Unutma, Allah senin günahının büyüklüğüne değil, dönüşünün samimiyetine bakar. Senin bir damla samimi gözyaşın o koca gölgeyi silmeye muktedirdir. Gölge korkutucudur ama aslı yoktur. Işıksa hakikattir ve bakidir. Sen yüzünü hakikate dön, bırak gölgeler arkanda kalsın. Kalk ve kendine gel ey yolcu, üzerindeki o ölü toprağını at. Gözlerindeki gaflet perdesini yırt. Sen geçmişin karanlık zindanlarına hapsolacak bir mahkum değilsin. Sen hatalarının, günahlarının, pişmanlıklarının toplamından ibaret değilsin. O gölge senin sadece ayak izindir. Senin hakikatinse göklere sığmayan bir nurdur. Neden başını önüne eğersin? Neden kanadın kırık gibi beklersin? Senin mayanda meleklerin secde ettiği o ilahi sır var. Çamurun içine düşmüş olman senin elmas olduğun gerçeğini değiştirir mi? Elmas çamura battı diye değerinden bir şey kaybeder mi? İbn Arabi Hazretleri sana sesleniyor: "Duymaz mısın sen alemlerin özetisin, sen kainatın göz bebeğisin." diyor. O karanlık gölgen seni korkutmak için değil, sendeki ışığın gücünü sana ispat etmek için var. Korkma o karanlıktan. Güneşi kalbinde taşıyan geceden korkar mı? Sen yüzünü Hakk'a döndüğün an o devasa gölgeler, o korkunç canavarlar bir anda kaybolup gidicek. Çünkü batıl Hakk'ın karşısında duramaz. Karanlık ışığın karşısında varlık iddia edemez. Senin bir Allah deyişin binlerce günah gölgesini silmeye yeter. Bugün miladın olsun. Bugün senin yeniden doğuş günün olsun. "Ben yapamam, ben kirlendim, ben kaybettim." deme. Kaybeden düştüğü yerde kalanlardır. Sen düşeceksin ki kalkmayı öğreneceksin, yanıcaksın ki pişmeyi öğreneceksin. Hazreti Mevlana ne diyor? Yaraların ışığın içeri girdiği yerdir. O yaralarından utanma. O yaraların senin madalyalarındır, tecrübelerindir. Onlar seni sen yapan, seni olgunlaştıran basamaklardır.
[13:42]Yürü ey can. Arkana bakmadan yürü. Gölgen seni takip etsin. Sen gölgeni değil. Sen ışığa, sen güzele, sen hayra koş. Bırak dünya senin peşinden koşsun. Sen Allah'ın halifesisin. Bu alemin en şerefli misafirisin. Bu misafirlik ucuz heveslerle, boş kaygılarla ziyan edilecek kadar değersiz değildir. İçindeki o insan-ı kamil potansiyelini uyandır. Sen uyursan alem uyur, sen uyanırsan alem uyanır. Ve sakın unutma yalnız değilsin. Seninle beraber yürüyen, her nefesinde sana şah damarından daha yakın olan bir Rabb'in var. O seni hiç bırakmadı, o seni hiç unutmadı. Sen onu unuttun ama o seni hep bekledi. Şimdi dön ve geldim Rabb'im de. Yükümle, gölgemle, hatamla ama en çok da ümidimle geldim de. Göreceksin ki o kapı ardına kadar açık. Göreceksin ki rahmet gazaptan çok daha büyük. Yolun açık, alnın ak, gönlün pak olsun. Gazan mübarek, akıbetin hayrolsun. Ey isimlerin sahibi, ey karanlıkları aydınlatan sonsuz nur, ey her zerree tecelli eden lakin hiçbir yere sığmayıp mümin kulunun kalbine inen Rabb'imiz. Bizleri kendi nefsinin gölgesinde kaybolmuş, yolunu şaşırmış garipleriz. Işığından kaçtıkça karanlığa düştük, kendimizden kaçtıkça senden uzağa düştük. Benlik dağlarının arkasında kaldık. "Ben" dedikçe perdelendik, "ben" dedikçe eksildik. Şimdi huzurunda pişmanlığın ateşiyle yanan gönüllerimizi sana açtık. Bizi nasuh tövbesiyle öyle bir yıka, öyle bir arındır ki ruhumuzda gafletin tozundan, günahın isinden, isyanın kirinden zerre kadar eser kalmasın. Bizi o içimizdeki karanlık gölgenin şerrinden, nefsimizin sinsi tuzaklarından sen koru Allah'ım. Bize baktığı her yüzde senin cemalini gören basiretli gözler ver bize. Bize işittiği her seste senin zikrini duyan kulaklar ver. Bize sadece senin aşkınla çarpan, senden gayrısını içine almayan tertemiz bir kalp ver. Hatalarımızı, günahlarımızı, düşüşlerimizi birer basamak eyle. O düşüşlerden ders alarak, acziyetimizi bilerek, boynumuzu bükerek sana yükselmeyi nasip eyle. Bizi hiçlik makamına erdir ki varlığın tadını bulalım. Bizi bizden al ta ki geride sadece sen kalasın. Habibin, sevgilin, kainatın göz bebeği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin o mübarek nuru hürmetine bizi dünyada onun ahlakından, ahirette onun sancağından ayırma. Son nefesimizde o gölgelerin tamamen kaybolduğu ve hakikat güneşinin doğduğu o veda anında ismini anarak gülümseyerek sana kavuşmayı bizlere lütfeyle. Amin, amin ve selamun alel mürselin ve elhamdülillahi Rabbil alemin.



