Thumbnail for Uluslararası Hukuk'ta Kudüs - Kudüs Biyografisi 15. Bölüm by DiyanetTV

Uluslararası Hukuk'ta Kudüs - Kudüs Biyografisi 15. Bölüm

DiyanetTV

24m 44s3,385 words~17 min read
YouTube auto captions
Transcript source

YouTube auto captions

This transcript was extracted from YouTube's auto-generated caption track. The transcript below is server-rendered so it can be read, searched, cited, and shared without opening the original YouTube player.

Timestamped outline
Pull quotes
[0:26]Tabii bunu konuşurken de bu günümüzde ne kadar hukuki statüsü uygulanıyor, o da ayrı bir konu.
[0:26]Gerçekten hani biz Kudüs hukuk ve insan hakları gibi şeylerden konuşuyoruz ama bunların tabii uygulamada %1'i bile bugün maalesef yok ama biz yine bunları aktarmaya devam edeceğiz.
[0:26]Şu ana kadar gelen süreçte de eee maalesef eee hukuk uluslararası hukuk veya insan hakları açısından Birleşmiş Milletler'in kararlarını da eee dikkate alırsak çok fazla eee gelişme yok.
[0:26]Ama biz yine tarihi kısımdan başlarsak Hocam 1920'lerden itibaren özellikle Filistin ve Kudüs'ün hukuki statüsü bu bugünlere nasıl geldi bu konuda bize biraz bilgi verebilir misiniz Hocam?
Use this transcript
Related transcript hubs

[0:26]Hayırlı günler değerli izleyicilerimiz. Bugün tekrar sizlerle Kudüs Biyografisi programında beraberiz. Bugün biraz daha güncel ve önemli bir konuya temas edeceğiz. Kudüs'ün hukuki statüsü. Tabii bunu konuşurken de bu günümüzde ne kadar hukuki statüsü uygulanıyor, o da ayrı bir konu. Eee çok değerli bir konuğumuz var. Profesör Doktor Berdal Aral Hocam. İstanbul Medeniyet Üniversitesi'nden Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ederim. Biz teşekkür ederiz hocam davetimizi kabul ettiğiniz. Estağfurullah. Gerçekten hani biz Kudüs hukuk ve insan hakları gibi şeylerden konuşuyoruz ama bunların tabii uygulamada %1'i bile bugün maalesef yok ama biz yine bunları aktarmaya devam edeceğiz. Tabii biraz biz hep tarihi kısımları konuştuk. Bugün biraz daha güncel aslında herhalde bir 1917 ile başlayan bir problem var Balfor deklarasyonuyla ve 1920'lerden de itibaren özellikle İngiliz mandasına geçtikten sonra eee İsrail'in yavaş yavaş Filistin'i işgal etme ve nihayetinde devleti kurma planıyla bu işte bitmiş oldu. Şu ana kadar gelen süreçte de eee maalesef eee hukuk uluslararası hukuk veya insan hakları açısından Birleşmiş Milletler'in kararlarını da eee dikkate alırsak çok fazla eee gelişme yok. Ama biz yine tarihi kısımdan başlarsak Hocam 1920'lerden itibaren özellikle Filistin ve Kudüs'ün hukuki statüsü bu bugünlere nasıl geldi bu konuda bize biraz bilgi verebilir misiniz Hocam? Şimdi tabii biliyorsunuz eee Balford tabii Balford beyannamesinden başlamak gerekiyor her zaman olduğu gibi. Çünkü yani Filistin sorununun başlangıç noktası aslında Balford deklarasyonu. Eee burada bir şeyi hatırlatmak lazım. Bu deklarasyonda ya da beyannamede eee Filistin'de eee bir Yahudiler için bir uluslar yurt kurulacağı eee mesajı var ve aynı zamanda işte burada eee deniyor ki eee Yahudi olmayanların medeni ve eee dini hakları güvence altında olacaktır. Eee oysa eee o dönemde 1917'de eee Filistin'de yaşayan halkın 800.000 civarında yanılmıyorsam insan yaşıyor ve bunların %93 civarında olanı Arap. Bunların büyük çoğunluğu Müslüman. Hristiyanlar da var ama büyük çoğunluğu Müslüman tabii. Dolayısıyla Balford deklarasyonu sonuçta eee uluslararası hiçbir alakası olmayan tam bir ihanet belgesi. Eee 1900 tabii bu Balford deklarasyonu kısa bir süre sonra bildiğiniz gibi İngiltere burayı işgal etmiştir. Ve Osmanlı burayı terk etmek zorunda kalmıştır ve sonra eee 1920-22 arası burası İngiliz işgal yönetimi altında kalmış 7 5 sene boyunca. Yani 1920-22 arası eee muharip işgalci diyoruz biz uluslararası muharip işgalci olarak burayı. Yani askeri bir rejim yönetmiş bir bölge. 1922 yılından 1948'e kadar da burası mandajim yönetilmiştir. Eee bu manda rejimi aslında Milletler Cemiyeti sözleşmesinde de yer alan bir yönetim biçimidir ve 22. maddede yer almıştır. Eee burada eee manda rejimi çerçevesinde deniyor ki 22. maddede işte Türk İmparatorluğu'nun çekildiği bölgelerden Türk İmparatorluğu dedi Osmanlı İmparatorluğu tabii. Eee bölgelerde yaşayan eee halkın eee belli bir belli bir manda rejimi altında yönetilecek eee ve bunlar eee bir takım destekler verilecek işte manda devletler tarafından çeşitli konularda eee ama belirli bir süre sonra bunların bağımsız olması söz konusu olacaktır diyor. Ve burada şunu da söylüyor aynı zamanda diyor ki manda rejimlerinin seçilmesinde burada yaşayan halkın eee kendi talepleri, ihtiyaçları dikkate alınacaktır diyor. Eee şunu unutmayalım. Bir dünya Savaşı sonrasında biliyorsunuz Milletler Cemiyeti kurulmuştur ve Wilson ve aynı zamanda Lenin, Sovyetler Birliği Komünist Parti Genel Sekreteri, her ikisi de yükselen bir güç olarak yükselen iki güçlü devletin eee başında kişiler olarak eee sömürgecilere karşı olduklarını ve self determinasyon hakkını savunduklarını söylemişlerdir. Self determinasyon hakkı ilkesi olarak tabii geçiyor o zaman. Eee II. Dünya Savaşı'ndan sonra biliyorsunuz self determinasyon ilkesi giderek artık bir hakka dönüşmüştür, daha yaygınlaşmıştır. Eee bu manda rejimlerin kurulmasının arkasındaki mantık da bu zaten. Yani sömürge yönetimleri kabul edilemez. Eee Osmanlı'nın terk ettiği coğrafyalarda eee kurulacak olan rejimlerin belirli bir süre orayı idari tasarruf rejimi çerçevesinde yönetmeleri ve ardından burada eee o halkın kendi egemenliğini salarak bağımsız olması söz konusu olacaktır. Şimdi dolayısıyla sizin sorunuzu bu çerçevede cevaplandırmak gerekiyor. 1922-1948 arası manda rejimi kurulmuştur burada. Eee ve Mandata İngiltere mümkün olduğu kadar eee Yahudileri kayran politikalar izlemiştir. Çünkü Balford deklarasyonu hayata geçirmek konusunda çok kararlılık sergilemiştir. Mesela onların göçü teşvik edilmiştir. Onlara toprak tahsis edilmiştir. İşte Yahudi ajansının her türlü faaliyetleri serbesttir. Ekonomik, siyasi, sosyal. Hatta ve hatta o bölgede işte bir takım Yahudi terör örgütlerinin kurulması karşısında İngiltere'nin genellikle eee birane kaldığını, çok fazla engelleme çabası girmediğini görüyoruz. Buna karşılık Filistinliler sürekli olarak buradaki yapıya karşı çıkmışlardır. Eee Filistin Yahudi göçüne karşı çıkmışlardı ve bölgenin eee bir self determinasyon çerçevesinde bağımsız olması gerektiğini savunmuşlardır. Eee toprak satımına karşı çıkmışlardı. Bu konuda ciddi mücadele vermişlerdi ve tabii geniş örgütleri de kurmuştu. Fakat şunu söyleyelim. İngiltere oradaki mandatar devlet olarak eee mümkün olduğunca eee Arapları eee aşağılayan, onları dışlayan kötü muameleler bulunmuştur. Ve aslında çok açık olarak Yahudilere yakın bir tavır almıştır. Bunu söylemek lazım. Eee manda rejimi eee yani orada mümkün olduğunca aslında eee kağıt üzerinde oradaki insanlara daha makul muamele etmesi gerektiği halde çok açık olarak Araplara karşı bir tavır işine girmiştir. Çok büyük zulümler işlenmiştir. Direnişçiler çok ağır cezalandırılmıştır. Bir sürü insan hap cezası almış, bazıları katledilmiştir. Binlerce insanı katletmişlerdir. Şunu söyleyelim oradaki Filistin halkı 1920'li 30'lu yıllar boyunca sürekli olarak direniş sergilemiştir. Büyük mücadele vermiş. Hatta 36-39 arası siz de çok iyi bildiğinize eminimim olduğum çok kapsamlı bir direniş vardı orada. İngiliz İngiliz yönetimi ve Siyonist terör çetelerine karşı. Hatta bazı uzmanlar, bazı yazarlar buna 1. intifada diyorlar. Bu kadar yoğun mücadele olmuş. Hatta İngilizler bu isyanları, bu direnişi engelleyememiş ve dışarıdan asker getirmek zorunda kalmıştır bildiğiniz gibi. Şimdi burada vurgulanması gereken, bizim konumuz uluslararası olduğu için burada vurgulanması gereken nokta yani manda rejimlerinin eee arkasındaki temel mantık self determinasyon ilkesidir. Self determinasyon da belirli bir coğrafyada yaşayan halkın çoğunluğunun Burada tam tersi. tersi olmuştur. belirli bir müddetten sonra bağımsız olmasını öngörmektedir. Yani dolayısıyla mesela Filistin'in yaşadığı sürecin aslında Suriye gibi olması gerekiyordu. Irak gibi, Lübnan gibi, Ürdün gibi olması gerekiyordu fakat maalesef Filistin konusunda bu gerçekleştirilmedi. Eee İngiliz manda yönetimi orada aslında bir zaman sonra şuna karar verdi. Eee Yahudilerle Arapları bir arada yaşayacak bir yapı, bir federatif yapı kurmayı planladılar. Ama eee sürekli olarak siyonistleri ve Yahudileri kayırdıklarından dolayı Araplar onlarla işbirliği yapmayı reddetmiş ve bu da tabii ki İngilizlerin istediği türde bir yapının ortaya çıkmasını engellemiştir. Ve sonuçta İngilizler zaten bildiğiniz gibi II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölgeden çekilmenin yollarını aramışlardır ve nihayet 1947 yılında meseleyi eee Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun gündemine getirmişlerdir. Hocam tabii eee aslında eee bu süreç yani 20-47 arası süreç siz de bahsettiniz çok fazla direniş var. Ama tabii Filistinlilerin güçsüz oluşu daha tarım toplumu. Yahudilerse daha örgütlü, Avrupa'dan gelen veya Rusya'dan gelen ve arkalarında büyük destek olan bir topluluk olarak. Evet silah desteği, para desteği ve örgüt desteği. Yani eşittir Yahudiler sadece Batılılar desteklemiyor aynı zamanda Sovyetler Birliği destekliyor. Yahudileri bu da enteresan bir şey. Onun o boyutu var. Zaten bu aslında hep eee göz ardı edilen bir konu. İsrail sorunu dendiğinde hep biraz böyle İngiltere, Fransa daha sonra Amerika akla geliyor ama aslında sorunu başlatanların en büyük Rusya'dır. Yani bu programlar sonucu oraya insanların eee göç ettirilmesi. Evet evet sadece o değil. Aynı zamanda Sovyetler Birliği oradaki Siyonist hareketin solcu ve sosyalist olduğunu düşündüğü için işte bu kibuzlar, kibuzlar vesaire. Aretin desteği. Eee bunlarla kendisi bir ünsiyet kurabileceğini düşünüyor Sovyetler Birliği ve biraz daha İngilizlerin oradan çekilmesi sonucu bunlarla sosyalist olmasından dolayı Sovyetler Birliği nüfus alanı artacak diye düşünüyor Sovyetler Birliği. Yani bunların bu bölgeye sızmasına bile vesile olacağını düşünüyor Sovyetler Birliği. Bu da enteresan bir şey. Evet maalesef hocam. Tabii 1947 önemli bir tarih. Çok önemli. Yani bu Birleşmiş Milletler korpus separatum zaten hemen arkasında. Evet Filistin'in ilan etti 2. perde buydu. Evet yani 1. perde 1917 ve 47 arası diyebiliriz. 20 mandasından sonraki süreç. Orada zaten eee İngiliz komiseri de kendisi de bir Yahudi zaten yani ayrıca onu da belirtmek lazım. Şimdi 47'ye geldiğimizde bir korpus separatum, bir eee bölünmüş bir yapı var Birleşmiş Milletler eliyle ve daha sonra hemen İsrail kuruluyor. Bu konuda hocam ne dersiniz? Şunu şunu söyleyeyim. Yani İngiltere tabii meseleyi Genel Kurulu gündemine getirdi ve Genel Kurul eee bir komisyon oluşturdu ve bu komisyon eee bölgede incelemeler yaptı. Ama şunu da söyleyeyim yani komisyonun hiçbirisi Batı dışı dünyadan gelmiyordu aslında. Doğu, bunu bir kere vurgulamak lazım. O zaman yani 1947 yılında BM'ye baktığımız zaman üyelerin büyük çoğunluğunun ya Avrupalı olduğunu ya da eee Latin Amerika veya Orta Amerika olduğunu görüyorsunuz. Yani Batı dışı dünyada orada orada üye olarak mevcut olanların sayısı çok azdır. Bir kere bunu vurgulamak lazım. Yani mesela bugün böyle bir karar alması mümkün değil. Eee ve komisyon sonuçta eee Genel Kurula sunduğu eee işte iki tane aslında bir rapor şey var, teklif var da bir tanesi daha ağırlıklıydı. O da Filistin'in bölünmesi çerçevesinde bir eee görüş ortaya attılar. Eee Kudüs'ün de siz demin de söylediğiniz korpus separatüm yani uluslararası statüye sahip bir uluslararası şehir olması öngörülmüştür. Ama şunu da vurgulamamız gereken bazı önemli hususlar var. Bunlardan bir tanesi bir kere biliyorsunuz II. Dünya Savaşı'ndan sonra Siyonist hareketin hamisi artık İngiltere olmaktan çıkmış. ABD olmuştur. Yani bir böyle bir bayrak yarışı gibi bayrak yarışı. Anglo-Sakson. Anglo-Sakson hanedanları arasında. Eee ve işte ABD eee ve işte başka bazı Batılı devletler ama özellikle ABD bu kararın eee çıkması için büyük bir gayret sarf ediyorlar. Fakat şu var tabii eee iki defa deniyorlar. Bunu iki defa istenen çoğunluğu bulmayı bulmayınca anlaşılınca gündemden çıkarıyorlar bunu. Bakın burada da bir kumpas var. Bunu da söylemek lazım. Tamamen kumpaslar listesi olduğunu görüyoruz. Yani Birleşmiş Milletler'de kumpas yapılıyor. Tabii tabii. Genel kurulda yapılan bir şey bu işin. İnsanların en demokratik olan kurum. Yani bu da enteresan bir şey. Eee ve sonra eee işte eee üçte ik istenen üçte ikilik çoğunluk sağlanabiliyor. Bildiğiniz gibi işte Kasım 1947'de eee 29 Kasım 1947'de istenen çoğunluk eee bulunuyor ve eee karar çıkıyor. İşte Filistin'in bölünmesiyle ilgili eee bir karar bu. Burada şunu da söyleyelim. Eee yani üçte ikiyi bulmak kolay değil tabii. Yani eee şimdi niye üçte ikilik çok oyu çokluğu gerekiyor diye sorulabilir. Çünkü aslında Genel Kurulun kararları belki biliyorsunuzdur, basit çoğunlukla alınıyor kararlar normalde. Bunun nedeni şu: uluslararası barış ve güvenlikle ilgili mesele olduğu zaman Genel Kurulun üçte ikilik oyuyla alınması gerekiyor. Eee bu karar eee Filistin'i taksim ediyor eee ve %56,5'unu Filistin'in Yahudilere bırakıyor.

[12:05]Azınlığın çoğunluğa Yahudilere, evet yani azınlıklara çoğunluk muamelesi yapıyor aslında ve en böyle verimli arazilerin bulunduğu sanayinin en gelişmiş yerler onlara bırakılıyor. Buna karşılık işte Filistin'e bırakılan topraklar biraz daha şey, eee daha az verimli diyelim ki ve sürekli daha toprak eee yani ülkesel sürekliliği olan yerler değildi. Mesela Yahudi toprakları ülkesel bütünlüğü olan yerlerdi. Bu da ayrı bir tartışılması gereken şey. Şimdi şunu söyleyelim ne yazık ki eee şu mesele pek tartışılmıyor uluslararası hukuk bağlamında. Tartışılması gerektiğini düşünüyorum ben o da şu. Bu karar 181 sayılı karardır bu. 29 Kasım 1947. Bu kararın yasallığı sorgulanmıyor ne yazık ki genellikle. Yani az sayıda insan sorguluyor. Ben de bunlardan birisiyim. Ve benim bazı argümanlarım var bu konuda. Yani bu aslında kararın yasallığının şüpheli olduğunu gösteren bir takım argümanlar. Bunlardan eee bir tanesi şu. Bir kere Genel Kurulun BM Genel Kurulu'nun zaten devlet kurma gibi bir yetkisi yok. Hiçbir yetkisi yok. Yani BM anlaşmasına baktığımız zaman Genel Kurul'a böyle bir yetki verilmiş falan değil. İki Genel Kurul kararları zaten bağlayıcı değil. Biliyorsunuz eee BM içinde eee kararları bağlayıcı olan bir tek eee yani kabaca eee ilke olarak tek bir kurum var. O da Güvenlik Konseyi bildiğiniz gibi. Yani benim bildiğim kadarıyla BM devlet kuramıyor. BM devleti tanıyabiliyor. Burada devlet kuruyor gibi bir yapı var. Evet yani kendi gibi zaten bağlayıcı kararı yok zaten. Eee şimdi bir başka nokta şu. İşte bu çok önemlidir. Bu da çok önemlidir bunların yanı sıra. O da şu. Eee bu oylamadan önce ABD ve Siyonist lobi'lerin büyük baskıları var bir takım ülkeler üzerinde. Ama özellikle ABD'nin baskısına baktığımız zaman uluslararası kuvvetlerden çok sorunlu olduğunu görüyoruz. Çünkü eee ABD bir takım ülkelere şantajlar yapıyor, tehditlerde bulunuyor ya da vaatlerde bulunuyor. Bugün olduğu gibi. Bugün olduğu gibi. Ve çok enteresan mesela Fransa bakın Fransa eee kendisi sömürgeci bir devlet, büyük bir devlet. Buna rağmen Truman doğrudan doğruya Fransız Cumhurbaşkanı arıyor ve diyor ki biz sizin evet oy vermenizi istiyoruz. Ve bu konuda çok baskı yapıyor Fransa'ya. Eee Fransızlar çekimser kalmak. Neden? Çünkü eee sömürgeler var şeyde, Afrika'da. Kendi Müslümanlar var Araplar var. Eee ve inanın Fransa'da evet oy vermek durumunda kalıyor. Daha küçük ülkeler var mesela Haiti gibi, Libera gibi, Filipinler gibi bunlar hayır oyu vermeyi planlarken evet oy veriyorlar. E Fransa öyle yaptıktan sonra tabii baskıyla. Bunlar bunlar tabii bunlar esamisi bile okunmaz. Sonuçta şunu söylemek lazım. Peki bu uluslararası hukuka aykırı mı? Evet, aykırı. Çünkü Birleşmiş Milletler Kurucu Antlaşması'nın 2. maddesinin 4. fıkrasına göre devletler uluslararası ilişkilerde askeri güce başvuramaz. Ama devamı var bunun. Askeri güç tehditlerinden tehditlerinde bulunamazlar. Dolayısıyla burada bir tehdit var. Eee zaten II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan yapıda gelişen kuralları çerçevesinde yani teamül hukuk diyoruz biz buna. Yani uygulamadan sonucu ortaya çıkan uluslararası kuralları. Bu çerçevede eee askeri güç yoluyla ya da tehdit yoluyla herhangi bir anlaşma yapmak, herhangi bir karar çıkarmak veya veya bir toprak kazanımda bulunmak uluslararası hukuka aykırı zaten.

[15:05]Dolayısıyla yani ABD'nin bu tavrının zaten bu kararı yasal yasallığını yasallığını sorgular hale getiriyor. Yani bu da bir başka problem. Son olarak şunu da ekleyelim tabii. Biraz ima ettim ama yine de biraz daha netleştirmek lazım. 181 sayılı kararın bir başka eee yasayla ilgili bir başka sorunlu boyut. Eee Filistin halkının, orada büyük çoğunluğu oluşturan Filistin halkının buna karşı çıkması. Yani self determinasyon çerçevesinde meseleye baktığımız zaman orada yaşayan büyük çoğunluk buna zaten karşı. Bu self determinasyonun iptali zaten. Eee devam edelim. Yine self determinasyon bağlamında. Üçte ikilik çoğunluk oluşturan eee üçte ikilik çoğunluğu oluşturan halka siz üçte birlik %40'a yakını üçünü veriyorsunuz. Bu da zaten uluslararası hukuk açısından eee 181 sayılı kararın yasallığını sorgular hale getiriyor tabii. Evet baştan eee zaten sakat bir durum ama bundan sonraki iki İsrail Savaşı'yla biraz daha ileri noktaya geliyor. Evet toprak kazanımı yapıyor. Yani birincisi 1948 eee Arap-İsrail Savaşları. İkincisi de 67 6 gün savaşları. Bu savaşlarda İsrail doğrudan toprak ilhak ederek ki bu hani modern dönemde toprak ilhakıyla gerçi bugün aynısı Rusya'da da yaşanıyor. Hani bu kurallar ne kadar işliyor ayrı bir konu ama bugün de işte aynısı devam ediyor. Bu sefer yeni İsrail yani bütün bu sakat hukuku da aslında çiğniyor. Yani bu 1947 kararlarını da çiğneyerek hem 1948'de hem 67'de yeni topraklar kazanıyor. 48 savaşında eee bildiğiniz gibi İsrail eee Taksim ile birlikte Filistin'e bırakılan topraktan yarısını ele geçirdi. Yani %43 demiştik biraz önce. İşte onun yarısını ele geçirilmiş oldu. Yani Tabire mesela, Safet gibi, efendim Hayfa gibi, Akra gibi bir takım yerler İsrail işgal altına girdi. İsrail eee o günden bugüne buradan çekilmiş değil. Normalde çekilmesi gerekiyordu. Çünkü zaten eee biraz önce söylemiştim Birleşmiş Milletler Kurucu Antlaşması'na göre devletler uluslararası askeri güce başvuramazlar. 1. nokta bu. Askeri güç yoluyla kuvvet kazanır. Toprak kazanımı zaten yasaklanmıştır. Eee biraz önce onlardan bahsettim. Yapılan geliş kuralları çerçevesinde bu yerleşmeye başladı. Kaldı ki daha sonra zaten Genel Kurul'da kararlar var bu konuda. Eee saldırgan antlaşım kararı var. Dostça İlişkiler Bilirliği kesi var. Eee dolayısıyla İsrail oradan derhal çekilmesi gerekiyordu. İsrail'in eee bu ortaya koyduğu enteresan argümanlar var. Bunlardan bir tanesi diyor ki İsrail diyor ki ben diyor meşru müdafaa hakkımı kullandım diyor Ürdün'e karşı. Çünkü Ürdün eee Mısır eee işte savaş başladığı zaman Ürdün eee Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü ele geçirdi biliyorsunuz.

[17:33]Eee yani ve işte İsrail diyor ki ben diyor işte 61 savaşta diyor Ürdün diyor bana saldırdı. Ben de diyor buna karşı diyor işte eee müdafaa hakkımı kullanarak diyor işte eee işte Doğu Kudüs'ü, Batı Şeria'yı ele geçirdim eee diyor.

[17:49]Yine aynı argüman. Bu argüman biraz önce söylemiştim. Geçerli değil zaten. Çünkü dediğimiz gibi tekrar etmek gerekirse silahlı saldırıya uğradığınızı varsaysak bile ki öyle bir şey yok ama varsaysak bile meşru müdafaa hakkı tabii ki vardır. Ama ne zaman nereye kadar vardır? Meşru müdafaa hakkı kendi topraklarınızdan düşmanı çıkardığınız ana kadar devam eder. Yani başkalarının topraklarını ele geçirme hakkını vermez. Mesela şöyle diyelim. Bugün Ukrayna ben Sen Petersburg'u Rusya'yı Moskova'yı ele geçireceğim derse ne olur?

[19:39]Bu durumda Ukrayna silahlı saldırıda bulunmuş olur Rusya'ya karşı. Uluslararası hukuka aykırı olur bu. Ama kendi topraklarının dönmesi gibi kazanmak için. Kendi topraklarınızdan düşmanı çıkardığı zaman meşru müdafaa hakkı sona erer sonuçta. Dolayısıyla yani İsrail'in argümanları da geçerli değil. Zaten biliyorsunuz İsrail'in kendisi saldırdı Mısır'a. O o da ayrı bir şey mesele. Bugünlerde biliyorsunuz Şam yönetimi tehdit olabilir diye ilerliyor şu anda Suriye'de yani. Evet evet yani dolayısıyla İsrail o kadar saldırgan ve barış sevmeyen bir devlet ki sürekli olarak toprak yayılmacılığında bulunmak için bahane öğretmeye çalışıyor. 67 Savaşı sonrasında eee 6 ay kadar sonra Güvenlik Konseyi toplandı ve biliyorsunuz meşhur 242 sayılı kararı kabul etti. 242 sayılı karara göre İsrail'in son savaşta ele geçirmiş olduğu topraklara çekilmesi gerekiyordu. Eee fakat İsrail bugüne kadar oradan çekilmiş değil. Eee ve işte İsrail yine bir sürü hukuki açıdan problemli argümanlar geliştirmeye çalışıyor. Mesela diyor ki bu kararda diyor benim ne zaman çekeceğim söylemiyor diyor. İşte diyor İsrail bu karar bütününü oradan çekilmiyor diyor. İşte tabii burada şunu söyleyeyim 242 sayılı karar ne yazık ki İsrail'e karşı herhangi bir yaptırım öngörmüyor ne yazık ki. Bu biraz danışıklı dövüş çünkü. Zaten hocam. Hakim güçlerle danışıklı dövüş. Bu zaten yaptırımı da yapacak olanlar sonuçta büyük güçler. Onlar da zaten İsrail'in arkasında. Yani tabii Amerika'nın ve İngiltere'nin böyle bir yaklaşım tabii vardı. Özellikle ABD'nin tabii. Dolayısıyla İsrail'e karşı herhangi bir güçlü bir karar alınmış değil. Tabii ki o karar önemli bağlayıcı. Uyması gerekir İsrail'in. Ama en azından mesela biliyorsunuz Irak Kuveyt'i 1990'da işgal ettiği zaman ne olmuştur? Güvenlik Konseyi Kasım 1990'da almış olduğu 678 sayılı kararda çok net olarak eee Irak'ın kuvvetlerini çıkarması uluslararası bir koalisyona askeri üç tane gitmişlerdi. ABD'nin önemli tabi şeyleri var. öncüleri var tabii. Dolayısıyla burada da bir haksızlık var tabii ki. İsrail'in oradan çekilmesi gerekiyor. Yani İsrail 67 savaşta Filistin coğrafyasını tamamen kaldırmıştır. Zaten genelde ve bugüne kadar da eee yani bizim konumuz bağlamında Kudüs bağlamında buradan çekilmiş değil. Eee bu tabii ki eee uluslararası hukuk çok vahim bir ihlal. Zaten genelde şu anda da hani söylenen hep argümanlar dünyada 1967 sınırlarına dönülmesi eee ama tabii şu anda o da zor görünüyor. Tabii benim eee ben tabii buradaki uluslararası bağlamda ortaya koyduğum argümanlar aslında 67 öncesine girilmesi gerektiğini söylüyorum. Evet 67'ye kadar. Eğer İsrail'in varlığını uluslararası hukuk açısından problem olduğunu düşünüyorum ben. Evet başlangıçtan itibaren. Şimdi hocam tabii son aşama belki birkaç dakikamız var. Toparlayabilirsek Oslo süreci ve Kudüs ama sanırım bunu da aslında ölü doğmuş bir süreç diyebilir miyiz? Ölü doğmuş süreç olarak yani aslında Oslo bence eee eşitsiz bir anlaşmadır. Doğrusunu söyleyeyim çünkü dayatma sonucu Filistin'e yönelik bir dayatmanın sonucu olarak Filistinlilere sopa göstererek yaptırılan bir anlaşmadır bu ve uluslararası hukuka göre eşitsiz anlaşmalar yasa dışıdır. Çünkü eee dayatmayla eee tehditle şantaj yapılan bir anlaşmadır ve son derece dengesiz bir anlaşmadır. Ve şöyle dengesizdir. Filistin'in eee hükümleri çok açık ve nettir. Buna karşılık İsrail'in hükümleri çok muğlaktır. Aşama aşamalıdır. Ama onu da tanımıyor yani. Onu da zaten yerine getirmedi. Onu da söylemek lazım. Bir de şunu söyleyeyim. Yani bu Oslo anlaşmasında asıl konuşmamız gereken sorunlar konuşulmadı zaten bildiğiniz gibi. Mesela işte bizim konumuz olan Kudüs'ün statüsü hiç gündeme gelmedi. Sadece şunu diyor işte eee 93'teki Oslo eee anlaşması diyor ki işte eee bir müddet sonra eee Kudüs'ün nihai statüsüyle ilgili görüşmeler yapılacaktır. Bu da testte bir taahhüt söz konusu değil. Eee bugüne kadar zaten yapılan görüşmelerde uluslararası görüşmelerde yani Oslo bağlamında yapılan bir sürü görüşmeler oldu. Bunların hiçbirisinde eee İsrail eee mesela Doğu Kudüs'ü örneğin Filistinlilerin eee kuracağı bir devletin eee parçası olmasını kabul etmiş değil. Hatta yani bütün görüşmelerde İsrail Kudüs'ün büyük çoğunluğu özellikle eski Kudüs de dahil olmak üzere tamamen kendine mühtemesen tutmaya çalıştı. Yani çok net söyleyelim İsrail'in eee hiçbir şekilde Kudüs'ün eee Kudüs'e ilişkin olarak Filistinlilerin eee bir uluslararası kaynaklanan haklarını kabul etmek gibi niyeti yok. Hocam çok teşekkür ediyoruz verdiğiniz bilgiler için. Gerçekten çok güzel özetlediniz. Ben teşekkür ederim. Sağ olun. Zaten hani bu bütün dünyada bilinen bir şey. Yani 1947'den beri hiçbir Birleşmiş Milletler kararını da uymuyor. Oslo'ya da uymadı. Eee şimdi daha başka saldırgan tutumlar da gösteriyor. Evet yani uluslararası toplumun birlikte İsrail'e karşı mücadele etmesi lazım. Ben en azından bölge ülkelerinin birlikteliğinden yapabilirse bu bile olabilir diye. Bir ümit ışığı olarak yani. Türkiye'de bu noktada Türkiye'de de çok güçlü. Ben olabilir diye düşünüyor. Yani işte Suriye meselesi bu PKK meselesi. İnşallah bunlar çözülürse. Hocam çok teşekkür ediyoruz. Ben teşekkür ederim. Sağ olun. Eee sevgili seyircilerimiz programımıza son verirken yine her zaman olduğu gibi bir fotoğraf kolajımız var. Bu fotoğraf kolajıyla programımızı bitiriyoruz. Hepinize Allah'a emanet ediyoruz. Haftaya görüşmek üzere.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript