[0:20]Günümüzde şiir insanlara bir çağrı yapma takatinden yoksun kimilerine göre. Kimilerine göre ise insanlar şiirin bu çağrısına icabet etme takatinden yoksun. Oysa yaşadığımız zamanda şiirin çağrısına kulak kesilmeye, bu çağrıya icabet etmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var kanaatimizce. Çünkü şiir insana yaşadığı zamanın politik ve poetik görünümlerini anlama bilgisi kazandırır. TRT2 ekranlarına şiirin çağrısına hoş geldiniz. Programımızda Celal Bey ile şiirin tarihini, şiirin çağlar boyunca insanlığa ne söylediğini konuşacağız. Şiiri, özellikle Türk şiirini, edebiyat tarihinin araştırma yöntemleri dışında farklı bir yaklaşımla ele alacağız. Celal Bey hoş geldiniz. Hoş bulduk Hüseyin Bey, teşekkür ederim. Şiirin çağrısı dedik ve bu çağrının izini süreceğimizi söyledik. O vakit en baştan başlayalım dilerseniz. İyi olur. Şiir çağlar boyunca insanları neye çağırmış, nasıl çağırmış? Şiir deyince insanlar kendilerine kurulmuş bir sofra beklememeli. Şiir bir azık sunuyor insanlara, bir sofra açmıyor. Eee galiba sofrayı açan daha çok düz yazı eee ve ona benzer metinler oluyor. Hı hı. Şiir ise eee yanımıza alacağımız, götürebileceğimiz, taşıyabileceğimiz kadar bir azık. Hatta öyle ki şiir eee bir yüzyılların azığı. Fakat insanlar haliyle kendilerine sofra kurulmuş olmasını istiyorlar. O bakımdan müsaadenizle ilk önce şiir ve düşüncenin eee birleştiği, ayrıldığı noktalara bir eee giriş yapmak lazım. Orada onun ayrımını göstermek lazım. Eee daha çok da bu ayrım sanat ve düşüncenin, düş ve düşüncenin eee ayrımı olacak. Dilimizde malum düş ve düşünce kelimeleri birbiriyle irtibatlı ve çok güzel bir anlam alanı bize açıyor. Acaba düş yani sanat ile düşüncenin arasında bir nasıl ilişki var? Bunu isterseniz bir meselle izah etmeye çalışalım. Carl Gustav Jung'un dört arketip diye eee bildiğiniz gibi önemli bir eseri var. Orada bir Jung bir bilgeden bahseder. Yaşlı bir adam var, tuhaf yaşlı bir adam. Köylerin gürültüsünden bunalmış, eee kendini tenhaya bir mağaraya çekmiş. İnsanlar da ondan istiyorlar ki simya bilgisi öğretsin. Eee çok talebesi var. Ondan simya öğrenmek isteyen ama o böyle şeylerle ilgili değil. O hep sürekli olan, olmaya devam eden ama neden olduğunu anlamakta müşkül yaşadığı bir mesele var onun kafasında, onu anlamak istiyor. Bu yüzden de inzivaya çekildiği mağarasında bu konu üzerinde düşünüp duruyor. Eee bu düşünceler onu öyle bir hale getiriyor ki bunaltıcı bir hal yaşıyor. Eee nedense sonra mağarada bulunan bir tebeşir taşını alıp mağaranın duvarına bir takım şekiller çizmeye başlıyor. Eee sonra bir bir aşamadan sonra bir daire çiziyor. Bu bu onun hoşuna gidiyor. Dairenin içerisinde dörtgen çiziyor filan. Bu daha da ona manalı geliyor. Eee ve eee bu arada onu gözleyenler var. Mağaranın açık bir alanından bakıyorlar o ne yapıyor diye. Eee bakıyorlar ki duvara bir şeyler çiziyor. Eee ondan simya öğrenmek istiyorlar istiyorlardı ya onlar diyorlar ki demek ki böyleymiş. Yani duvara bir şeyler çizmekmiş bu iş. Hı hı. Şimdi eee burada eee yorumlanmaya muhtaç önemli bir husus var. Eee yaşlı bilge hayatın anlamına dair araştırmalara girdiğinde bu onu felsefenin düşünmenin daha çok da tabii ki alanına çekiyor. Hı hı. Eee ama ne zaman ki düşüncenin alanı buna izahat veremiyorsa tam o noktada işte eee sanata başvuruyor. Yani düş alanına gidiyor. Düş alanına geçiyor ve eee mağaranın duvarına resimler çiziyor. Eee burada düş ve düşüncenin, sanat ve düşüncenin arasındaki muazzam bir ayrımı görüyoruz. Eee insanlar işte kendilerine sanatın sunduğu bu azık olma meselesini değil de düşüncenin sunduğu o uzun düşünme alanını istiyorlar. Yani simya istiyorlar aslında. Yani kolaya kaçmak istiyorlar. Hazıra konmak istiyorlar. Biraz mesele bununla ilgili. Zaten yaşlı bilgenin takipçileri de eee diyorlar ki demek ki böyle bir şey bu iş.
[11:43]Yani duvara resim çiziyorsunuz.
[11:50]Adamı oraya kadar getiren süreci takip etmiyorlar da sürecin sonuna hazıra konuyorlar. Hepimiz de insan neslinin hepsinde böyle bir hazıra konma isteği var. O bakımdan şiir eee böyle bir imkanı bize vermiyor. Şiir bizden olağanüstü bir gayret istiyor. Şiir biliyorsunuz bir metafor. Evet. Dolayısıyla şiir bizden hazıra konamayacağız. Reçete sunmuyor. Reçete sunmuyor. Bize sofra hazırlamıyor. Azığı alıp yola çık diyor şiir. İnsanlar da diyor ki hayır ben sofraya oturmak istiyorum o yüzden insanların şiirle başı pek hoş olmuyor. Evet. Eee doğru, şiir sofra kurmuyor, hazır reçete sunmuyor ama eee biraz önce giriş yaparken eee insana yaşadığı zamanın politik ve poetik görünümünü anlama bilgisi kazandırır demiştim. Eee reçete sunmasa da şiirin, şairin bir uyarıcı misyonu görevi de olmuş her zaman. Tabii. Nitekim modernleşme sürecinde de biliyoruz ki eee ilk tepkiler, belki de ilk eee uyarıcı eee işaretler yine şairlerden, sanatçılardan gelmişti. O dönem henüz yaşanmaya başlamışken. Tabii eee şiirin verdiği bir göz aydınlığı var Hüseyin Bey. Bu bu çok kıymetli bir şey. Hani Nasrettin hocamızın bir fıkrası var ya dizlerin üstüne çökmüş bir şeyler arıyor Nasrettin hoca. Eee adamın biri de görüyor hocanın bir şey aradığını geliyor yardımcı olmak istiyor. O da dizlerin önü üstüne çöküyor ve aramaya başlıyor. Eee nedense sonra adam diyor ki hocam ne arıyoruz? O da diyor ki anahtarımı kaybettim. İşte onu arıyorum. Malum 13. yüzyılda anahtarların boyu bugün bizim kullandığımız anahtarların boyu gibi değil, kocaman anahtarlar. Şimdi öyle bir anahtarın kaybolduğunda bulunması ne kadar sürer? Çabucak bulabilirsiniz o anahtarları ama bulamıyorlar. Sonra adam diyor ki eee hocam anahtar yok burada. Olsa bulurduk. Sen bunu burada kaybettiğinden emin misin? O da diyor ki hayır evde kaybettim bunu. Peki diyor niye biz burada arıyoruz? Hoca o zaman yapıştırıyor muazzam sözünü, diyor ki ama diyor burası daha aydınlık. Şimdi şiirin verdiği bir göz aydınlığı var. Hüseyin Bey. Bu çok kıymetli bir şey. Eee o göz aydınlığına muhtacız. Modern hayatın şekillendiği dönemlerde yani 19. yüzyılın ilk yarısında özellikle 1850'lerden sonra hatta daha tarih net verecek olursak Avrupa'da Paris'te, İngiltere'de eee Liverpool gibi liman şehirlerinde oluşan eee Sanayi devrimi sonrası oluşan zor hayatın insanları kendilerine yabancılaştırması, tabiata yabancılaştırması, birbirlerine yabancılaştırması gibi bir hadise yaşanıyor.
[15:28]Bu kapitalist, modern kapitalist o dönem için söyleyelim süreçte eee insanların mahiyetinin bulanıklaşmasına sizin de ifade ettiğiniz gibi ilk itiraz şairlerden geliyor. Şairler bu yabancılaşmaya karşı bir eee reaksiyon gösteriyorlar. Modern şiirin başlangıcında varsayılan eee Fransız şairi Baudelaire eee bütün şiirini aşağı yukarı bunun üzerine kurmuştur. Onun üzerine çalışmalarıyla dünyaca tanınan bir isim var. Walter Benjamin. Benjamin pasajlar isimli kitabında eee Baudelaire'in şiirini analiz eder. Onun Fransa'daki, Paris'te oluşan hayatla ilişkisini analiz eder. Bu analizde Baudelaire'in Paris sıkıntısına yansıyan eee sorunların hepsini görürüz. Çünkü hayat insanları bunaltmıştır. Kapitalist hayat o bunalmaya karşı şairler bir reaksiyon gösterirler, karşı dururlar. Aynen öyle. Eee bunun birçok örneğini görüyoruz o dönemlerde bu reaksiyonun. Eee o yüzden modernizmin oluşum sürecinden günümüze eee doğru kısa bir değerlendirmeyle gelirsek sanki o bağı yakalamamız daha kolay olabilir. Düşünsel planda eee yaşadığımız zamana nasıl gelindi? Yani modernizm eee Baudrillard'ın da bir tespiti var. Karnaval ve Yamyam kitabında Oğuz Adanır çevirmişti sanırım. Eee bunu modernizmi Batının kendi içinde eee ürettiği ve yaşadığı özgün bir deneyim olmakla birlikte bunu eee daha sonrası tüm dünyaya eee servis eden yayan ve tüm dünya tarafından kopyalanana adeta bir karnaval eee haline geldiğinden bahseder. Hı hı. Bir nevi taklit haline geldiğinden bahseder. Böyle yayılmacı bir süreci de var çünkü modernizmin. Bu bizi neden ilgilendiriyor? Hem politik hem poetik anlamda eee bu modernizm yayılmacılığı haliyle gelenekle bağı da etkilemesi sebebiyle bizi ilgilendiriyor. Dolayısıyla bugünümüze nasıl gelindi? Bu süreci kısaca bir üzerinden geçsek iyi olur sanırım. Bu sürecin başlangıç noktasında 19. yüzyılın olduğunu hemen hemen tüm araştırmacılar tespit ediyor.
[18:41]Şimdi eee süreçte kapitalizmin henüz Avrupa'da eee sanayi devrimi sonrası oluşan yayılması söz konusu. Yani kapitalizm henüz içinde yaşadığımız dünyada olduğu gibi küreselleşmemiş. Yani kendi içinde Batı Avrupa'da neşetma buluyor, yeni yeni şekilleniyor. Evet. Şimdi bu eee bunun yarattığı bir bunalım atmosferi var. Bu atmosferi 1848'de Karl Marx eee Frederick Engels'le beraber kaleme aldıkları Komünist Manifesto'da enfes çözüm diyor biliyorsunuz. Burjuvaziden bahis açıyorlar. Eee Burjuvazinin yani kapitalistleşmenin eee insanları Baudelaire'in tespit ettiği türden nasıl bir yabancılaşmaya götürdüğünü, hayatta her şeyin nasıl çözüldüğünü, bunu malum katı olan her şey buharlaşıyor ifadesiyle ortaya konuldu ve bu böylece yayıldı gitti, bir darbi mesel oldu kapitalizmin yaptığı değişim. Eee bu değişimde yeni bir insan tipi ortaya çıkıyor. Bu insan tipine kitle insanı eee demek uygun düşüyor. Bu insan tipi çok ağır şartlarda çalışıyor. Kendi üzerine düşünecek bir takati yok. Eee bu tipin psikolojisini de biliyorsunuz Freud çalıştı, Freud ortaya koydu. Eee bu yeni bir insan tipi yani bireyliğini yitirmiş, birbirine bitişmiş, kitleleşmiş bir insan tipi. Bu kitlenin 2. paylaşım Savaşı sonrasındaki durumu nasıl? Dile değişiyor, öyle kalmıyor. Yani savaş sonrasında oluşan kitle bu defa eee Adorno'nun ifade ettiği, tespit ettiği gibi bir kültür endüstrisiyle manipüle edilir hale geliyor. Evet. Tabii bugün o insan tipinin 150 yıl evvel tespit edilen insan tipinin eee geldiği nokta çok şaşırtıcı. Çünkü kapitalizm bu arada küreselleşmiş. Özellikle 1990'da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kapitalizm dünyanın her yerine ulaşma imkanına kavuşmuş. Ve bu kitle insan tipi bugün eee küresel kapitalizmin kültürüyle eee oluşturulan adeta bir otomobil üretilir gibi seri bir banttan çıkarcasına üretilen bir tipe dönüşmüş. Bu tipe alık demek eee doğru mu? Bunu sosyologlar, psikologlar konuşmalı. Çünkü eee karşımızda algıları bir hayli kapanmış bir insan tipi var. Bu insan tipinin eğitimsiz olduğunu düşünmeyelim. Aksine politik körlüğe sahip, poetik ontolojik körlüğe sahip, içine dönmeyi bırakmış bir insan tipi. Eğitimli bir insan tipi de olabiliyor. Yani 1850'lerden geriye gittiğimizde Osmanlı'da orta insan tipini ifade ederken kullandığımız efsatünnas var ya, orta insan tipi ya da avam insan tipi. Bu insan tipleri zamanımıza doğru çok farklı aşamalardan geçiyor. İşte şiir bugün bu insan tipine ne söyleyebilir? Her şeye reaksiyon gösteren bir insan tipine şiir ne diyebilir? Ne söyleyebilir? Şiirin çağrısı bugün onlara ne ifade eder? Eee bunlar aslında bugün sanatın tüm alanlarının ölümünün konuşulduğu bir zaman diliminde bizim için masamızda durması gereken meseleler olarak. Aynen öyle. Ki Batılı düşünürler de 21. yüzyıla girerken eee bazıları bunu itiraf etmeye de başlamıştı. Neyi? Batının tüm bu modernleşme süreciyle başlayan kültür endüstrisiyle küreselleşen süreci yani Batının eee düşünce anlamında üretim gücünü, üstünlüğünü artık kaybettiğini eee tespit ediyorlardı. Yani onların da sizin bahsettiğiniz o alık insan tipi ya da kitle insan tipine dönüşüm süreci orada da başlamış durumda. Eee böyle bir zeminde bu işin belki politik tarafını ya da düşünsel tarafını daha fazla ilgilendirir ama eee edebiyat, şiir, sanat bahsinde bu insan tipinin dönüşümünde köksüzleşmeye de işaret etmek gerekiyor sanırım. Bu kökleriyle bir şekilde eee bağlarını yitiren insan eee düşünceyle daha doğrusu düşle, sanatla bağını rabıtasını tekrar nasıl tesis etmesi mümkün olacak? Bu hayati bir soru. Hayati bir sorun. Hayatın içinde bir hayatiyet var, o hayatiyeti insanlar kaybediyor. Eee bunu insanlar çağlar boyunca büyük gayretlerle oluşturmuşlar. Eee bunu oluştururken de ilkeler etrafında oluşturmuşlar. Eee bu ilkeler biz buna eee töre diyoruz Türklerde. Başka milletlerde o ilkeler başka şekilde adlandırılmış. Batılılar buna mesela kanon demişler. Yahudi terminolojisinden eee çıkarıp bir bütün Avrupa'ya yayılmış bir algı biçimi töre. Eee Grekler, arkasından eee Romalılar eee kanunu işlemişler ve Batı kanunu dediğimiz eee devasa bir eee kültür dünyasına kanun deyince açılmaya başlıyoruz. Eee ifade ettiğiniz gibi milenyumun hemen başında eee Amerika'da bu meseleye eee ilk eee itirazlar ciddi itirazlar ve tespitler oluşmaya çoktan başlanmıştı. Hı hı. Eee Harold Bloom Batı kanunu isimli eee büyük eserinde eee bunu şöyle anlattı. Kitabın girişinde hemen kanuna ağıt diye bir bölüm açtı. Orada dedi ki ben uzun süredir Amerika'da eee üniversitelerde hocalık yapıyorum. Ama eee öyle bir öğrenci tipi geliyor ki artık üniversitelere Amerikan'ın bu öğrencilere bizim eee kanonik metinlerimizi, kanonumuzun ne anlama geldiğini öğretmemiz mümkün değil. Çünkü bunlar bambaşka bir eğitimden geçiyorlar. Yani o alık ifadesini kullanmadı ama alıklaşmış bir kitle bize geliyor üniversiteye Amerikan üniversitelerine. Şimdi eee bunların önüne eee biz Batı kanununu nasıl koyacağız? Eee o koydu gene de muazzam bir emek ortaya koydu. Eee şunu yaptı Batıyı var eden eserleri bizim burada şiirin çağrısında eee irdeleyerek götüreceğimiz gibi Türk kanunu var eden metinlerin iç bağlantılarını yapmaya gayret edeceğimiz gibi o da şunu yapmaya çalıştı. Eee Batıyı var eden metinler neler? Bunların bağı ne? Bunu yaparken de eee merkezi figür olarak Shakespeare'i koydu. Shakespeare dedi Batı kanununun merkezinde bir figürdür. Laikleşme sürecinde Shakespeare kanunun merkezinde yer aldı. Arkasından gelen şairler, yazarlar, romancılar, herkes Shakespeare'e göre kendini konumlandırdı. Bunu izah ettikten sonra kitabının sonunda bir liste verdi. Eee Yunan metinlerini verdi, Latin metinlerini verdi. Ve dedi ki bu metinlere aşina olduktan sonra okuyucu eee mutlaka Kur'an'dan haberdar olmalı. Niçin? Bir kere tinsel ve estetik gücünden ötürü Kur'an'dan haberdar olmalı ama Kur'an'ın geleceğimiz üzerindeki tesirinden de haberdar olmalı. Eğer bundan haberdar olmazsak bu bizim için bir aptallıktır ve de tehlikelidir. Orada ifade ettiği şey Kur'an-ı Kerim'in geçmişteki tesiri değil. Milenyumun başında gelecekteki tesirinden haberdar olmaktan bahsediyor. Şimdi burada bir dikotomi oluşuyor Batılılar açısından. Yani Batı kanunu ve diğer kanunlar. Ve diğer kanunların hemen karşısına da aslında merkezinde Kur'an'ın olduğu bir kanunu işaret ediyor Harold Bloom. Eee bu aslında dünyada kültürün şekillenişi açısından eee biraz evvel sizin söz ettiğiniz politik eee şekline de dünyanın politik şekline de uygun. Malum dünyaya milenyum sonrasında Amerika politik şekli verirken hedef olarak 90'ların başında Huntington'un söylediğini yaptı. İslam dünyasını koydu. Harold Bloom da Batı kanun'un karşısına bu cümlelerle aslında yine İslam dünyasını koyuyor. Dolayısıyla bizim kanunumuzun merkezinde Kur'an'ın ve hadislerin olduğu bir edebi kanunu, poetik ve politik kanunu eee zaman içerisinde şiirin çağrısında konuşmamız gerekecek. Aynen öyle. Ki bu Batı kanunu diye konuştuğumuz ve sizin ifadenizle temelinde belki de Shakespeare'in yer aldığı ve ona göre hizalanan kültürel omurga demek belki mümkün. Eee bunun birçok farklı eklemleri ya da eee paralelinde ilerleyen süreçler de olabilir Batı kanunu içerisinde ama hiç birisi bu kanundan eee kendini dışarıda hissetmemiş. Mesela Neruda'nın ki Marksist eee reflekslerle yazan eee hem politik anlamda çok aktif içinde yer alan hem de poetik olarak o refleksleri yazan bir isim. Bir de Latin Amerikalı. Latin Amerikalı üstelik. Canto General'di sanırım evrensel şarkı eee kitabının girişinde tekvine atıflarla başlayan bir isim. Yani bu kültürel omurga dediğimiz şey biraz da böyle bir şey olsa gerek. Eee bunu hem estetik olarak yapıyor. Çünkü Tevrat'ın o giriş bölümünde ki mistik havayı bir anlamda kendi eserinin estetik ögesi olarak kullanıyor. Söylem itibariyle ama sonuçta o bölümde anlattığı yaratılış. Tabii Latin Amerika'nın yaratılış sürecini anlatıyor bir anlamda bunun üzerine. Bu meşhur bilindik bir anekdot vardır ya Hüseyin Bey. Eee hani İngiliz parlamentosunda 19. yüzyılın ilk çeyreğinde eee hararetli bir tartışma cereyan eder. Parlamenterlerden eee bir tanesi eee meclis kürsüsünde eee bir meseleyi eee hararetli bir şekilde vaaz ederken eee İtalyan şairi Vergilius'un ainedasından bir destan malum. Ondan bir parça okumaya başlar ve eee bir yerde tıkanır. Meclisin geri kalanı eee tamamı yani o parti, bu parti ayrılmaksızın eee onun tıkandığı yerin geri kalanı devam ettirirler.
[32:44]Bu anekdotu anlattıktan sonra eee Fransız yazar eee Andre Moreau şu yorumu yapar der ki işte mütecanis kültüre mükemmel bir örnek. Eee bu kültürün içerisinde politik mücadeleler var, politik çekişmeler var, politik yarış var. Ama poetik bir ortaklık var. Eee biz bunu kaçırıyoruz. Batıda laikler, ateistler, anarşistler nihai noktada Neruda örneğinde olduğu gibi eee Batı kanununun sahiplenicisidirler. Tam bu noktada eee bize dönersek tekrar. Eee Batı kanununun kültürel omurgası kuşatıcılığına örnekler verdik eee bu şekilde. Eee işte bu Batının kendi içindeki politik mücadelesine rağmen poetik anlamdaki kuşatıcılığını, kültürel devamlılığını bakıp ve bunun temelinde Batı kanunun temelinde işte Shakespeare'le başlayan bir yapı şematize edip sonra dönüp bize bakıldığında o vakit bizde kültürel bir kanon yok denilebiliyor pek hala. Buna sık rastlıyoruz. Gerçekten de enteresan bir durum bu. Yani eee bizde kültürde kopuşlar olmuş bu bir gerçek. Eee bu bir eee ipin kopması gibi ise eğer sürekliliği olan bir zincirin, bir ipin kopması gibi ise ip kopulduğunda yapılan şeyin yapılması gerekiyor. Ama bunun iki yolu var. Ya güzelce bir kördüğüm yapacaksınız ama o kördüğüm size ipin sürekli koptuğunu hatırlatacak. Eee ya da o kopan ile eee ayrılan iki bağı bir güzel gemici düğümüyle birbirine bağlayıp oradan kendinize yeni bir enerji, bir neşve, bir canlılık kazanacaksınız. Biz şu an önümüzde duran şey bu. Eee 100. yılını kutlamak eee üzere olduğumuz bir cumhuriyetimiz var, genç bir cumhuriyet. Bu genç cumhuriyetin eee kültürel akışı İslam öncesindeki Türklerden, İslam sonrasındaki Türklere Orta Asya'ya, oradan Anadolu'ya, oradan dünyanın birçok yerine yayılıyor. Oralardan bir çok şey alıyor, kendisine katıyor ve ondan sonra devam edip bugüne akıyor. Biz bu bütün kopuşları bir problem olarak görmeyip gemici düğümleriyle birbirine bağlayıp sürekliliği sağlamak zorundayız. Bunu sağlarken edebiyata yani bizim töremizden çıkan kanunumuza muazzam iş düşüyor. Çünkü politika tek başına bunu yapamaz. Stephan Zweig Avrupa Birliği'nin oluşumunu ele alırken eee bu Birleşik Avrupa'nın entelektüeller tarafından oluşturulması gerektiğini altını bilhassa çizer. 1930'ların başında Floransa'da verdiği bir konferans vardır. Gelişim süreci içerisinde Avrupa düşüncesi diye. Orada der ki Batıda bir kopuş oldu İstanbul fethedildikten sonra. Eee bir kopuş yaşandı. Fakat bu kopuş bir politik bir ayrışmayı doğurdu fakat ontolojik olarak bir kopma olmadı. Batı müziği, resim sanatı eee Batı'yı birleştirdi. Sadece hatta Batıyı değil yani kıta Avrupa'sını değil, İngiltere'yi de birleştirdi, Rusya'yı da birleştirdi. Eee bunun için yazarlar, şairler büyük mücadeleye girdiler. O bunların hepsini tek tek anar özellikle ama Emil Verhaeren'e atıfta bulunur. Eee Romain Rolland'a çok atıfta bulunur. O da önemli bir örnek. Evet. Çünkü o Jean Christophe'un da roman rol alan Avrupa'yı birleştirmek fikri etrafında sürekli durur. Biliyorsunuz kendisi ateist biridir Romain Rolland ama Birleşik Avrupa'nın Avrupa kültürü etrafındaki o kültürün mayalarından bir tanesi Hristiyanlık öbürü Yahudiliktir. Durur yani onlara karşı çıkmaz. Reddetmez. Reddetmez. Şimdi bizim eee laiklik meselesinde katettiğimiz mesafede bazı dikkatleri yeniden açıp önümüze koymamız gerekiyor. Batılı laikler dinden çıkmış olanlar, anarşistler, nihisler eee kültürün birleştirici bir maya olduğu noktasında öylesine hemfikirler ki Avrupa Birliği dediğimiz oluşum işte tamamen bu konuda umutların kesildiği hatta Zvag'ın karısıyla birlikte 1942'de Avrupa'nın bir daha birleşemeyeceğine umidini kesip umidini kestiği noktada intihar ettiği tarihten 8-10 sene sonra oluşabildi. Bugün de Avrupalı entelektüellerin Derrida'dan Habermas'a kadar hepsinin üzerine titrediği bir şeydir Birleşik Avrupa. Çünkü bu Batıyı oluşturan kültürün yani kanunun birleşikliğidir. Biz burada mesele kendimiz nasıl bakmalıyız? Siz zannediyorum burayı özellikle ele almak istiyorsunuz. Aynen öyle. Çünkü dediğim gibi Batı'daki şematize edilen durum üzerinden, teori üzerinden Batı kanun'da baktığımızda ve dönüp bu topraklara baktığında belki akademisyen refleksiyle mi demek lazım ya da edebiyat itibarıyla mı demek lazım. Bakıldığında o şematize edilmiş yapıyı yansımasını burada göremiyoruz. Batı kanununun temelinde eee neler var? Hangi eserler, hangi kişiler var? Ve bizde kişi ve eser var mı? Yoksa bizim kanunumuzun temelinde daha farklı idealler mi var? Bu temele odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Kesinlikle. Biz Harold Bloom'un şemasını çıkardığı Batı kanun'un şemasını Türkiye edebiyatına uyguladığımızda ifade ettiğiniz ontolojik farklılıktan ötürü bir yakınlık göremiyoruz. O zaman da bizim araştırmacılar şöyle diyorlar. Eee bizim merkezinde Shakespeare'in olduğu gibi yani merkezinde Mevlana'nın, Yunus Emre'nin, Fuzuli'nin, Şeyh Galib'in olduğu ya da Mehmet Akif'in olduğu ya da Kutat Kubilik yazarı Yusuf Has Hacip'in olduğu bir kanunumuz yok. Hatta daha ileri gidiyor Melih Cevdet Anday, bizim diyor klasiklerimiz de yok. Eee Tanpınar diyor ki bizde 2-3 kuşağın arka arkaya okuduğu kitaplar yok diyebiliyor. Yani üstelik bunu Tanpınar da söyleyebiliyor. Şimdi burada bir bakış açısı yanlışlığı var. Batının kendi kültürel akışı özellikle Rönesans, reform sonrasındaki hümanizma düşüncesinden ötürü insanı tanrı noktasına getiriyor. Sanatçıyı da o tanrının peygamberi haline getiriyor. Bu noktada kanunun merkezine doğal olarak bir insan yerleşecek. Biz bütün laikleşme sürecimize rağmen kanunumuzun merkezine bir insanı koymuyoruz. Çünkü bizde İslam öncesindeki töre fikri İslam sonrasında devam etmiş ve Kur'an-ı Kerim ve Hadisler o kanunun merkezi haline gelmiş. Yani Türk edebi kanunu canlı bir varlık olarak işliyor ve asla bir başka canlı varlığı merkezde Kur'an ve hadisler dışında kabul etmiyor. Ve oradan doğan tüm ilkeler literel bir şekilde yani basılı metinler olarak akmıyor. Orada sözlü kültürün olağanüstü bir gücü var. Zaten 1800'lerin hemen başına kadar matbaayı kullanmamışlar. Ondan önce her şey sözlü akıtmışlar. Şimdi bizde türkülerin kanunun taşıyıcısı olma özelliğini Batıda göremeyiz. Bizim kanunumuzun taşıyıcıları sözlü kültür unsurlarıdır. Eee Batı'ya sizin ifade ettiğiniz ontolojik benzemezliğimizden ötürü kanunumuzun benzemesini beklemek bu burada çok beyhude bir şey olur. Kesinlikle öyle. Çünkü mesela bizdeki türkülerle karşılık ya da aşıklara karşılık işte Batıda da benzerlik itibarıyla turva duruları falan örnek verirler ama eee onlar kendi kanunları içinde bir yan dal olabilir belki. Ama bizde türküler doğrudan dediğiniz gibi bu kanun'un eee kültürel kodları taşıyıcısı konumunda. Şekilsel benzerlik ya da modelleme üzerinden gidildiğinde böyle yanılgılara sanırım düşülebiliyor. Eee bu düşülebiliyor. Burada bir neden de şu, perspektif hatası bir kere var burada. Bir neden de şu, eee edebiyat tarihi bakışıyla biliyorsunuz 100 150 yıl evvel milli devletler oluştuktan sonra her millet kendi edebiyatına edebiyat tarihi bakışıyla yazdı. Biz de yazdık. İşte Fuat Köprülü'nün Türk edebiyat tarihinde usul makalesini yayımlamasının üzerinden zannediyorum 1910'lu yılların ortasındaydı bu makalenin yayımlanması. Bir zaman geçti. Sonra eee Türkiye edebiyat tarihini kaleme aldı. Biz edebiyat tarihi mantığıyla edebiyatımızı başlangıcından bugüne eee öğretmeye çalışıyoruz, ele almaya çalışıyoruz. Liselerimizde de bunu yapıyoruz, üniversitelerde de bunu yapıyoruz. Araştırmacılarımız bu mimar üzere çalıştı. Daha sonra edebiyat tarihi mantığının yanına edebi türlerin kendi tarihleri üzerinden olup biteni okuma mantığı da doğdu. Evet Türkiye'de bu da işledi. Fakat ama yapılmayan neydi? Yapılmayan şuydu. Eee bu iki yöntemde ortada olan malzemeyi nesneleştirdi. Onun canlı varlık olarak bir anlam taşıdığını, bir mahiyetinin olduğunu konuşmadı. Yani bilimsel bir perspektifle meseleye baktı. Kıymetli çalışmalardı belki onun altını çizmek lazım. Kuşkusuz kuşkusuz tabii ki. Ama burada yakalamamız gereken şuydu. Eee şiirin çağrısının diğer bölümlerinde bunları eee teker teker açıp birbiriyle iç bağlantısını koymaya çalışacağız. Eee nedir mesela eee İslam öncesindeki Türkleri İslam sonrasında eee enerjik kılan şey. Yani Türklerin en eski yazılı metni 8. yüzyıldayken ne olmuş da 11. yüzyılda eee bu adamlar birden eee dört tane büyük başyapıtı ortaya koymuşlar. Kutatt Kubilik, Divan Lügat Türk, Divan Hikmet, Atabetü'l Hakayık gibi. Eee bunların dolduran enerji neydi? O enerji niye eee bir kanun oluşturmak için refleksif çabaya girdi. Yani Şehname bir anda yazılırken öte yanda ondan çok sürmeden Divan Lügat Türk'ü yazma nedeni acaba neydi Kaşkarlı Mahmut'un? Bir mücadele mi vardı? O mücadelenin iç dinamikleri neydi? İşte bizim edebiyat tarihi araştırma yöntemlerimiz Türk tarihi araştırma yöntemlerimiz ki o da aslında ondan doğmuştur. Meseleyi bize göstermekten uzak ama Batılılar şunu yapabiliyorlar. Eee Batıyı var eden kişileri, metinleri eee kendi enerji canlı dinamikleri içerisinden ele alıyorlar. Onların arasındaki yarışa bakıyorlar. Bu bu şuna benziyor. Ege yöremizin çok güzel bir oyunu vardır biliyorsunuz Efe oyunları. Bu oyunlarda her oyuncu kendi başına bazı figürleri icra eder. Eee bazen ortak figürler şekillendirirler. Eee biz dışarıdan oyunları izlerken hepsinin aslında bir ortak figürü canlandırdığını falan zannederiz. Oysa o ara ara olan bir şeydir. Eee olan aslında şudur, her biri kendi oyununu oynuyor. Belli noktada beraber hareket ediyordur. Hatta onların oyunu oynarken diğerine karşı durumunu ekarte duruş diyorlar. Eee yani biz beraber hareket ediyoruz bir çağın içerisinde bir oyun oynuyoruz ama bu oyunu oynarken biz rakibiz de aynı zamanda. Dışarıdan bakanlar bizi ortak görebilir ama rekabetimiz de bariz. Batı kültüründe bu rekabet eee canlı bir yapı hali. Yani uyum ve birliktelik doğal akışı içinde gelişen uyum ve birliktelik yani yapay bir örnek olmanın getirdiği bir bir şey değil. Tabii onlardaki bu düzen eee Türklerde de İslam sonrasındaki caminin düzenini oluşturmuş. Şimdi camiye girdiğinizde sünneti bağımsız bir şekilde tek tek kılıyorsunuz. Eee fakat farza geldiğinizde birleşiyorsunuz. Evet. Eee camiye geldiğinizde kalabalık bir camide arkada bir yer size açılmış oraya oturuyorsunuz. Sonra önünüzdeki yerler açılınca bakıyorsunuz ki farzda eee ta en öne geçmişsiniz. Burada tabii risk şudur. İmamın tam arkasına oturmak. Çünkü bu sefer imama bir şey olursa siz namazı kıldıracaksınız.
[50:22]Yani Türk edebiyatında şairler, yazarlar eee saf tuttuklarında, bağımsız bir saf tuttuklarında sünneti eda ederken yaptıkları gibi beraber saf tuttuklarında ne olacağına ilişkin bir fikir sahibiler. Bir gün kendileri o kanunun bütün sorumluluğunu taşıyabilir şekilde donanım sahibi kılmalılar. Çünkü o vazife onlara gelebilir. Çünkü bir mücadele var. İşte mücadeleyi Türkiye'de Türkler eee bizler eee bazen görmezden gelmek isteyebiliyoruz. Ama Harold Bloom'un ifade ettiği gibi eee Batı kanunu kendisine bir rakip unsur olarak eee Türk edebi kanununu görüyor.
[51:24]Eee bu tarihin akışında böyle her ne kadar küreselleşmenin bahsi açılsa da bu değişmiyor. Sadece bir perdeleme geliştirilmiş aslında. Eee küreselleşmeye ayrıca tekrar sanırım zaman zaman değinmemiz gerekecek. Konu itibariyle çünkü birçok meselenin dönüp dolaşıp geldiği kırılma noktası olması hasebiyle söz zaman zaman oraya gelecek. Eee ama ben bu noktada anlattıklarınız üzerine şunu düşündüm aklıma geldi. Biz bugün itibarıyla sözü bugüne getirmek için sormuyorum. Detaylıca eee günümüze kadar dediğiniz gibi programın akışı içerisinde geleceğiz ama eee Tanpınar'ın o meşhur bitmeyen çıraklık yazısında bir sözü var. Ne yaparsak yapalım ağzımızdan hala okuduğumuz Frank kitapları konuşuyor diye. Yine İlhan Berk yanlış hatırlamıyorsam Türk şiirine bakmak diye bir yazısında eee yine bu mealde şeyler söylüyor. Yani Batı şiirinin kendi eee yapı ilkeleri kendi şiirini içinden devam ettiğini bir gelenek üzere olduğunu. Ama biz eee şiirimizi kendi ilkelerimizden hareketle kurma imkanından artık yoksun olduğumuzu malen söylüyor. Yine Ahmet Müthap Efendi'nin sanırım eee dekadanlarla ilgili bir yazısı dekadanlar diye bir yazısı vardı. Servet Fununcuları eleştirdiği orada da onları taklit bir edebiyat yapmakla suçluyor idi. Dolayısıyla eee dediğiniz gibi Cumhuriyet sonrası dönemde özellikle yoğunlaşan eee bu bir köklerden ayrılma gayesi ya da eee kökleri arayış kimilerine göre ya da belki de bilmeden ama Türk kanununun dışında ya da onun alternatifine bir yaklaşım geliştirme arayışları olmuş belli ki. Tüm bu süreçlerde ama sanırım gözden kaçan da şu. Bu isimler bile farklı arayışlara yönelseler bile ki örneğin Nazım Hikmet belki buna karakteristik bir örnek olabilir. Eee düşüncesi ideolojisi itibariyle eee serbest şiir yazmasına rağmen Aruz'u da heceyi de çok iyi bilen eee bir şairdi ki benim önemli bir örnektir benim için. Eee Japon balıkçısı şiiri mesela eee bir ağıt formundadır. Çünkü şiir gerçekten bir ağıt, Japon balıkçısına yakılan bir ağıt. Eee ve 8'li hece ölçüsüyle aklımda yanlış kalmadıysa bir ağıt formunda yazıyor bu şiirini. Eee dolayısıyla eleştiren isimler bile o dönem arayışta bulunan isimler bile tırnak içinde geleneği eee bu geleneğin sanırım bir parçası olduklarını fazlasıyla farkındaydılar. Günümüze geldiğimizde bu köklerin eee bilincinde olma refleksi nasıl geliştirilecek? Bu eee şairin eee ya da bireyin herhangi bir bireyin eee bir meselesinin olmasıyla ilgili bir şey. Eee bizim devlet idemiz eğer aktüel ise toplumumuzun hedefleri meçhul değil ise yani bizim bir hikayemiz varsa toplum olarak bir hikayemiz varsa bu kendiliğinden oluşuyor. Eee o hikayenin oluşturulması çok önemli. Avrupa bu hikayeyi canlı tutuyor. Amerika Birleşik Devletleri bu hikayeyi canlı tutuyor. Rusya canlı tutuyor. Çin canlı tutuyor. Şimdi Türkiye'nin kendi hikayesini canlı tutması meselesi bizim hayati meselemiz. Bizim hikayemiz ne? Bizim cemiyetimizin, toplumumuzun hedefleri ne? Böyle bir hedef var mı? Eee bu hedefler etrafında biz eee bir birbirimize ekarte edebiliriz. Bir oyuna kalkıyor muyuz? Bir oyunumuz var mı? Oyunumuzun bir ligi var mı? Ligimizde zirveye oynayan takımlarımız var mı? Orta seviyede takımlarımız da olabilir, ligden düşenler de olabilir ama o oyunu kurmuş muyuz? Eee burada eee zannediyorsam hayati nokta burası. Bu bunu oluşturan kültürdür Hüseyin Bey. Eee kültür bunu oluşturur. Fen ve mühendislik bilimleri bunu icra eder. Şimdi Türkiye'de eee Türkiye'nin tarihi kaderine ve gelecek vizyonuna uygun olan hareket eden bir fen bilimleri, mühendislik bilimleri var. Türkiye'nin bu alanlarda yaptığı atılımlar olağanüstü. Çok kısa sürede katetilmiş olağanüstü atılımlar var. Bu atılımların geri planında bakın aslında söz ettiğim kültür vardır. O kültür bunu oluşturuyor. Fakat eee sosyal bilimlerin yani fen ve mühendislik bilimleri haricinde sosyal bilimlerin bunun içinde tabii ki 1. sırada eee edebiyat vardır ve şiir vardır. Ve bunu yaşanan zamanda tekrar tekrar canlandırması gerekir. Burada işte sorun şu. Bugün tüm dünyada kültürler birbiriyle temas halinde. Bu da muazzam bir şey. Buradan istifade edip etmekten hiç çekinmemek lazım. Diyaloğa girip yarışa girmek gerekiyor. Eee o yarış, o rekabet eee enerjik tutacaktır. Başka çaresi yok. Eee Batının bence büyük güç gücü içlerindeki yürüttüğü bu mücadele ile birlikte eee bir temas. E biliyorsunuz 1970'lerin ortasında eee gemi batıyor, seyrediyorlar diye bir kitap yazdı Hans Blumenberg Alman yazar. Eee ilerleme gemisinin problemlerini ele almış oldu. Ama bir İtalyan ona dedi ki gemi batıyor. Seyreden bile yok. Seyreden bile yok. Şimdi o diyaloğu sürdürmek gerekiyor. Gerek kendi içimizde gerek tüm dünyaya karşı ve beraberce. Eyvallah. Teşekkür ediyorum. Eee değerli izleyenler önümüzdeki hafta Türk şiirinin seyrini konuşmaya, şiirin insanlara çağlar boyunca yaptığı çağrının peşinden gitmeye devam edeceğiz. Hoşça kalın. Muhabbet üzere kalın.



