Thumbnail for Uzun Hikaye - Mustafa KUTLU ( 1. Bölüm ) Seslendiren Ayşe Hicret Günaydın by CANBİR

Uzun Hikaye - Mustafa KUTLU ( 1. Bölüm ) Seslendiren Ayşe Hicret Günaydın

CANBİR

27m 37s2,869 words~15 min read
YouTube auto captions
Transcript source

YouTube auto captions

This transcript was extracted from YouTube's auto-generated caption track. The transcript below is server-rendered so it can be read, searched, cited, and shared without opening the original YouTube player.

Pull quotes
[0:03]Benim oğlum okuyacak, yüksek bir memur olacak der, sonra da göz ucuyla babama bakardı.
[0:03]Hiç yüksünmeden sanki yazdığı bir romandan pasajlar okuyormuş gibi bütün teferruatıyla anlatıyor.
[0:03]Küçük istasyon binasının arkasında battal bir hatta çekilmiş eski bir vagonda kalıyorduk.
[0:03]Vagonun çatısına çekilmiş iplere dolaşık, ebruli, mavi kahkaha çiçekleri, cennet süpürgeleri, gece safaları, kadifeler.
Use this transcript
Related transcript hubs

[0:03]Arka Sayfanın Seslendiren Ayşe Hicret GÜNAYDIN. Yapım Ekibi, Prodüksiyon, Umut Bıçakçı, Salim Durak. Uzun Hikaye, Mustafa Kutlu. Ben o zamanlar 16 yaşındaydım, lise birde ince uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor. Ne yana ne geriye taranmıyor. Beni deli ediyordu. Babam, inatsın inat. İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin diyordu. Keşke. Annemin lepiska gibi yumuşacık sarı saçları vardı. En çok o mavi gözlerini özlüyorum. Benim oğlum okuyacak, yüksek bir memur olacak der, sonra da göz ucuyla babama bakardı. Sanki anlaşmışlar gibi babam da ona bakar, dudaklarında muzip bir gülümseme. Hıh biz okuduk bir şey olduk sanki diye omuz silkerdi. Ne zaman annem aklıma düşse o vagondan evi hatırlıyorum. Sisler arasında beliren bir masal gemisi gibi. Hafızamda bir takım resimler, olaylar, insan yüzleri var. Bölük pörçük cümleler, gülüşmeler, hıçkırıklar. Bunları babama soruyorum. Hiç yüksünmeden sanki yazdığı bir romandan pasajlar okuyormuş gibi bütün teferruatıyla anlatıyor. Ve ben yeniden 5-6 yaşların pembe beyaz dünyasına gömülüyorum. Küçük istasyon binasının arkasında battal bir hatta çekilmiş eski bir vagonda kalıyorduk. Vagondan ev. Babam erkenden işe giderdi. Ben uyandığımda yoktu yani. Annem o sırada dışarıda olurdu. Tavuklara yem veriyor tabii. Kızardım ona. Beni bekle, beni uyandır, birlikte yem verelim diye. Dışarıda yakıcı bir güneş vardı. Yazın güneş, kışın kar. Doğuda bir yerlerde olmalıydık. Annem vagon evin önüne bir bahçe kurmuştu. Vagonun çatısına çekilmiş iplere dolaşık, ebruli, mavi kahkaha çiçekleri, cennet süpürgeleri, gece safaları, kadifeler. Hatta teneke kutulara dikilmiş iki de karanfil vardı. Havalar serinleyince karanfilleri içeri alırdık. Vagon evin ırmağa bakan yüzüne bir pencere açılmıştı. Karanfilleri onun önüne koyardık. Sabah uyandığımda pencereden sızan güneş gözlerimi kamaştırır, ortalığı bir karanfil kokusu kaplardı. Tavuklar için küçük bir tahta kümes bir de fino köpeğimiz vardı. Annem tulumdan su çeker, elimi yüzümü yıkardı. Sonra vagonun gölgesine çekilip fasulye ayıklardı. Ben oralarda oynar kargalara taş atardım. Öğleye doğru posta katarı geçer, onun ardı sıra bir marşandiz çuflaya puflaya istasyona girerdi. Posta katarları hep asker mi taşır? Bende kalan fotoğraflar hep böyle. Tren istasyonda pek az kalır. Bu aralıkta askerler bağrış çağrış tulumbaya saldırır. Dökü saça el yüz yıkar, şişeleri yarı buçuk doldurup bir telaş yeniden trene koşarlardı. Marşandizler çobanların, koyunların, iri kangal itlerinin kömür ve maden yüklü vagonların yorgun ihtiyar katarlarıydı. Annem istasyon binasının önüne raylar arasına kadar gitmeme katiyen izin vermezdi. Zaten az sonra yani trenler çekip gittikten, ses seda kesildikten sonra bakasçıdık karısı ile kızı gelir. Gölgeler uzamış iki ihtiraslı tereli bastırmış olur. Annem ırmağa bakan tarafa bir kilim serer. Oracıkta oturur saatlerce konuşurlardı. Makasçının karısı çok dertliydi. Sarhoş ve huysuz kocası gece gündüz dövüyordu onu. 8-10 yaşlarındaki küçük kızı bu şiddet ortamından fena halde etkilenmiş, belki adamın bir tokadını, tekmesini yemiş ve dili tutulmuştu. Nadiren birkaç kelime konuştuğunu hatırlıyorum. Annesinin yaptığı bez bebekleri bana gösterir. Bebek, bebek diye çırpınırdı. O ıssızlık içinde bana bir kardeş gibi sarılmıştı. Bir dediğimi iki etmez. Yabani armutlara kedi gibi tırmanır. Bozkırın ortasında yemlik, kuzu kulağı, mantar, yer elması, ne bulursa getirirdi. Ben bu kızla birlikte kargaları kovalamaktan, köpekle yarışmaktan yorgun düşer, annemin dizine başımı koyar ve o saatlerde uyumuş olurdum. Zihnimde kalan gökyüzü, bulutlar ve annemin berrak mavi gözleri. Akşam ezanının önü sıra babam elinde bir zembil, ekmek, sebze, bana mutlaka bir kağıtlı veya kırmızı beyaz halkalı şeker ile çıka gelirdi. Irmağın karşı yakasında uzanan nahiyede galiba bir zahiye tüccarının katipliğini yapıyordu. Sonraları yani annem öldükten, biz babamla birlikte o kasaba senin bu şehir benim diyar diyar gezmeye başladıktan sonra belki çıktığımız bu bitmez tükenmez yolculuklar sırasında. Bir kamyonun şoför mahallinde, bir at arabası üzerinde veya ikinci mevki bir tren kompartımanında sormuşumdur. Baba o vagondan eve nereden geldik biz, niye geldik? Dediğim gibi babam hiç yüksünmez, baştan savmaz. Hayat hikayesinin her safhasını olanca ayrıntısı ile saatlerce anlatırdı. Beni bir küçük çocuk gibi değil, bir arkadaş, bir akran, bir yoldaş gibi görüyordu. Babam annem ile ailesinin izni olmaksızın evlenmiş. Açıkçası kaçırmış annemi. Kendisi gök kubbenin altında yapayalnız bir adam. Hem yetim, hem öksüz Bulgar muhaciri. Onu dedesi Pelvan Süleyman büyütmüş. Dede torun bir fırsatını bularak Türkiye'ye kaçmış. Ailenin diğer fertleri aynı yolu izlerken yakalanmışlar. O yıllarda Bulgaristan Komünist. Türkiye ile ilişkileri iyi değil ve sınırdan kuş uçurulmuyor. Zaten babam kendi babasını küçük yaşta kaybetmiş imiş. Bu hadiseden sonra ne Kırcali'de kalan annesinden ne de diğer akrabalarından haber alamamışlar. Sonra aile bağları büsbütün unutulmuş. Pelvan Süleyman İstanbul'a gelince hemşirelerinden bir ikisinin yardımı ile Eyüp Sultan'da bahçeli ahşap bir eve yerleşmiş. Evin sahibesi Nişan taşında oturan zengin lakin kimsesiz bir yaşlı kadınmış. Pelvan Süleyman'ın elinden gelir bir iş yok. Bulgaristan'dayken davar besler sütçülük yaparmış. Bir de gençliğinden beri yapa geldiği güleş. Elde avuçta olan az bir para ile birkaç koyun alıp bahçenin bir köşesine yaptıkları ahıra koymuşlar. Rızkı veren Cenabı Hakk. Zamanla çoğalmış koyunlar. Mübarek hayvanın insanoğluna faidesi çoktur bilirsiniz. Derken koyunların yanına bir iki inek, beri yanda bir tavuk kümesi. Tavukların, horozların arasına hindi, kaz, ördek katılıvermiş. Hatta meraklısı için bıldırcın bile beslemeye başlamış Pelvan. Babam diyor ki köpeğimizi, kedimizi, sakız keçilerimizi, evcil güvercinlerimizi de katarsak mahallenin ortasına bir hayvanat bahçesi kurduk sanki. Hayvanat bahçesi kurulmuş amma sağdan soldan homurtular da yükseliyormuş. Bulgaryalı mahalle arasını ahıra çevirdi. Horoz sesinden, inek böğürtüsünden, gübre kokusundan bunaldık diyenler çoğalmış. Hatta bunlardan biri selamsız sabahsız bahçe kapısından girip Pervan Süleyman'ı tehdit etmeye kalkışınca. Pelvan bu kuru gürültüyü kökünden kesme fırsatı yakalamış, adamı tuttuğu gibi bahçedeki dut dalına asıvermiş. İbret olsun diye 5-6 saat bekletmiş orada. Ondan sonra ses seda kesilmiş haliyle. Beri yanda marul, maydanoz, roka, tere gibi yeşillikler, salatalık, domates ve türlü sebzeler de yetiştirip satmaya başlamışlar. Pelvan Süleyman 2 metreye yakın boyu ile semtin ve semt pazarının en çok tanınan sevilen kişisi olup çıkmış. Babam bir yandan okuyormuş. Böyle böyle orta mektebi bitirmiş. Dede torun sırt sırta verip tutunmuşlar hayata. Ancak hayat dediğin nedir ki? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep öyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur. Nitekim babam için de öyle olmuş. Koca Pelvan Süleyman cami şadırvanında abdest aldığı bir sırada devrilen bir diş budak gövdesi gibi göçüvermiş. Babam o yaşta dededen de yetim kalmış. Bir daha o bahçeye, o ahşap eve giresi gelmemiş. Komşular, ahbaplar, Ali gel etme, dede ocağını tüttür. Biz sana destek oluruz. Daha yaşın küçük. Hele bir vakit geçsin. Seni buradan eveririz. Geçinip gidersin diye nasihat faslına başlayınca. Babam hepsini başı önünde sessizce dinlemiş. Tabii sonunda kendi bildiğini işlemiş. Yine bu ahbapların yardımı ile hayvanları, eşyaları, nesi var, nesi yoksa satıp çıkmış o evden. Sadece Pelvan Süleyman'ın güreşe çıkarken koluna bağladığı hamaylı almış hatıra olsun diye. Böylece babam hayatın demir örsünde dövülmek üzere kendini zamanın girdabına fırlatıp atmış. Tahsili yarım kalmış. Bir süre işe girip çıkmış. Katiplik, puantörlük, muhasebe yardımcılığı. Bir kitapçıda tezgahtarlık. Okumaya meraklı olan babam bayağı solcu biri olan bu kitapçının yanındayken çok kitap okurmuş. Yazı yazmaya da o günlerde başlamış. Sonra uzun bir süre avukat yardımcılığı yapmış. Halıcı oğlunda askerlik falan derken yıllar geçmiş. Peki ya annem? Annem ile babam Eyüp'te mahalleden tanışıyorlar. Babam orta sonda iken annem kız sanat mektebine gidiyormuş. Annemin ailesi Eyüp Sultan'ın belalılarından. Orada yazlık kışlık sinema işletiyorlar. Ağabeyleri bildiğin kabadayı takımından. Bu sebeple annemi çok sıkı almışlar. Daha parmak kadar çocuk iken yok balkona çıkma, yok pencereden bakma diye zılgıt üstüne zılgıt. Ancak gönül bu. Ferman kabadayı ağabeylerinden dahi gelse dinlemez. Birbirlerini sevmişler, lakin ilerisi karanlık. Bir defa babamın ne ailesi, ne doğru dürüst mesleği ne de parası var. İbiş Sivri külah. Annem ise bir evin bir kızı. Araya hatırlı adamlar koyup istese vermeyecekler. Hatta ulan koca Eyüp semtinde asılacak başka kız bulamadın mı? Teress diyerek üstüne gelecekler. Peki ne yapmalı? Tek çare bir gece buluşup kaçmak. Ama ona da annem razı gelmiyor. Hem kaçan kız olmaktan utanıyor hem de bunlar bizi mümkünü yok bırakmaz. Fizana gitsek bulur, öldürürler diye korkuyor. Böyle böyle gitmiş bir zaman. Derken annemin serseri ağabeyleri kızı sinemanın sahibi zengin adamın akıldan yaya oğluna yamamaya kalkışmışlar. Vicdansızlar. Böylece akraba olup sinemaların mülkiyetine konmak istiyorlar. Anneme açınca meseleyi kıyamet kopmuş. Annem genç bir kız henüz. Lakin yüreği mangal gibi. Katiyen olmaz. Siz beni çengelde asılı et mi sandınız? Kendimi intihar ederim diye basmış feryadı. O feryat ettikçe ötekiler dört bir koldan sille tokat girişmişler fukaraya. Her bir yanlarını mosmor edip bırakmışlar. Babam meseleyi haber alınca ulan bunu değil kardeş kardeşe, Moskov gavu bile Müslüman'a yapmaz. Ben de Süleyman Pelvan'ın torunuyum bunu sizin yanınıza komam diye yeminler etmiş. Bu dayak ve dayatma annemin kaçma kararını etkilemiş. Bunlar işi ayarlayıp Süleyman Pelvan'ın Balçık iskelesinde kayıkçılık yapan bir ahbabı ile belli gece ve belli saat üzerine anlaşmışlar. Annem bir yolunu bulup bohçası ile iskeleye inecek, babam onu orada bekleyecek, kayıya atladıkları gibi Üsküdar'ı tutacaklar. Ondan sonrası Allah Kerim. Plan bu. Lakin babamda bir başka plan daha var ki o da intikam planı. Bak bak bak. Hem kızı kaçıracak hem de atılan dayağın hesabını soracak. Mevsim yaz. Bahçe sineması tıklım tıklım. Bir korsan filmi mi oynuyor? Yoksa rüzgar gibi geçti mi oynuyor? Neyse ne. Sinemanın perdesi tahta perde. Üstüne de bez perdeyi germişler. Filmin en civcivli şamatalı savaş sahnelerinde yani atların kişnediği, topların tüfeklerin patladığı, alevlerin her yarı sandığı sahnelerde herkes nefesini tutmuş olup biteni izlerken. Birden sinemanın perdesi alev alıp yanmaya başlıyor. Oluyor mu siyah beyaz film sana renkli. Millet pek çakamıyor önce. Sonra duman, yanık kokusu falan iş anlaşılıyor. Çoluk çocuk genç ihtiyar feryadı figan ile öteye beriye koşturmaya kendilerini dışarı atmaya girişiyorlar. Annemin ağabeyleri en geride kendilerine mahsus loca gibi bir yerde hem içip hem film seyrederken kopan bu vaveylayı anlamakta geç kalıyorlar. Ta ki yangın perdeden salona sıçrayıp sandalyeler tutuşuncaya kadar. Babam duvara tırmanıp arka tarafından benzin dökerek perdeyi tutuştuktan sonra doğru makine dairesine seyirtiyor. Makinist dahi o sırada yahu ne oluyor diye odadan çıkmış. Babam hemen hoparlörleri açıp mikrofonu eline alıyor. Hem annemin kabadayı ağabeylerine hem de umum halka iyi bir nutuk çekiyor. Ulan sevenleri ayırmayın demiştim. Aramıza gireni yakarım demiştim. Alın işte sinemanızı, onun sahibini, onun da deli oğlunu başınıza çalın falan diyerek içini dökmüş. Tabii o tantanada, o can pazarında yahu bu ses de ne ola ki filmden mi geliyor, başka biri mi konuşuyor diye ayrı bir şaşkınlık yaşanıyor. Kargaşa, bağırtı, yangın devame dursun. Babam son sürat koşarak iskeleye iniyor. Annem daha önce gelmiş zaten. Kayıya atlıyorlar ve elini Üsküdar. Babamın bu işi destan olmuş Eyüp Sultan'a. Gerçek bir destan. Hani o tek sayfaya basılır da çarşıda pazarda satılır ya o çeşit. Sinemayı yakıp Münire'yi kaçıran Bulgaryalı Ali'nin destanı. Annemin adı Münire'ydi. Babam onu sarı lepiska saçlarına, mavi berrak gözlerine bakar bakar Makaram Sarı Bağlar kız söyler gelin ağlar türküsünü söylerdi. O vakitler Safiye Ayla da söylermiş bu türküyü. Bu kaçış hikayesi annemin ailesini deliye döndürmüş. Peşlerine düşmüşler. Yakalasalar ikisini de öldürecekler. Bunlar tabii durur mu? İzlerini kaybettirinceye kadar o şehir senin bu kasaba benim senelerce dolaşmışlar. Ta ki sular duruluncaya, taraflar birbirini unutuncaya kadar. Belki de bu yüzden babam bir baltaya sap olamamış, bir işte dikiş tutturamamış. Günler diken üstünde geçip gitmiş. Ben işte tuhaf bir şey. Yollarda doğmuş, yolculukta büyümüşüm. Elbette ki bir kazanın nüfus kütüğüne yapılmış kaydım ama oralı değilim ki. Nereliyim acaba? Bunu kendime de sorar, bir cevap bulamam. Coğrafyaya, mekana dair bir bağlanma, bir aidiyet duygusu yok bende. Zihnimi eşiyor, hafızamı yokluyorum. Hep yollar, kıvrılıp giden tozlu yollar, eski dökülen otobüsler, kamyon karoselleri, tren rayları, vagonlar, kurum, is. O vagondan eve gelmeden önce artık ben 5 yaşında mıyım? Daha mı fazlayım? Her neyse. Babam bir kasabada ortaokul katibi imiş. Bu okul büyükçe bir arsanın ortasında. Ön bahçede birkaç ihtiyar akasya, bir iki kavak falan. Arka bahçe tamamen boş. Çocuklar oynuyor orada. Yağmurda çamur olup sınıfları berbat etmesinler diye zemine kaba çakıl döşenmiş, çiğnene çiğnene beton gibi olmuş. Ön bahçe öyle değil. Buradan idareci personel hocalar girip çıkıyor. Ancak yıllarca bakımsız kalmış, her yanını yabani otlar bürümüş. Babam çalıştığı odanın penceresinden bu bahçeye bakar bakar. Yahu şurayı işe çıkarsak, meyve dikip zerzevat eksek ne güzel olur diye söylenirmiş. Tabii çocukluğunda dedesi ile bahçeli bir evde büyüdüğü için hem bu işleri biliyor hem seviyor. Tutmuş bir münasip zamanda fikrini müdüre açmış. Müdür baştan savarcasına mesai saatleri dışında çalışın benden size izin demiş. O yıl karlar eriyip toprak bir anaç tavuk gibi kabardığında babam okulun hademeleri ile beraber işe girişmiş. Hevesle çalıştıklarından az zamanda bahçeyi höllük gibi elemişler. Kayısı, vişne, kiraz, dut artık ne buldular ise meyve dikmiş. Bahçenin ortasına güzel bir havuz kondurmuş. Havuzun üzerine de sarmaşıklardan, asma fidanlarından bir çardak kurmuşlar. Müdür gider gelir şöyle göz ucuyla bakar, dudak büker. Allah için bir kez olsun kolay gelsin bile demezmiş. Dünyada ne adamlar var. Yüzü insan, içi odun. Neyse. Bahar erişmiş, çiçekler yapraklar açmış. O önceleri çöplüğe dönmüş olan bahçe bu bahar cennetten bir köşe haline gelmiş. Akşamın önü sıra hademeler hortum ile oraları, sebze masalarını, fidanları falan sulayıp havuzun çardağına iki de sandalye atınca müdür efendi baş köşeye kuruluvermiş. Mevsimi gelip domatesler kızarmaya, hıyarlar olgunlaşmaya, patlıcanlar saplarında sallanmaya başlayınca müdürün ilgisi daha da fazlalaşmış. Artık ikide bir kasabanın mülkü erkanından misafirlerini çağırır. Havuz başında onlara mangal ziyafetleri çeker. Bakın ne güzel işler yapıyorum diye de şişinir olmuş. Varsın yesin. Varsın övünsün ama. Bütün bu işleri yapıp çatan, alın teri döken babam ile hademelere de arada bir. Buyurun siz de alın demek gerekmez mi? Hayır herif de tık yok. İşte babam böyle şeylere gelemez. Bir gün herkesin ortasında dikilmiş müdürün karşısına. Ne demek yani diye gürlemiş. Madem biz bu bahçeyi alın teri dökerek yetiştirdik, ürünü de eşit olarak bölüşmeli değil miyiz? Hayda. Müdür o vakte kadar böylesi bir diklenme ile karşılaşmamış olacak ki şaşırmış. Sonra kendini toparlayarak babamı tepeden tırnağa süzüvermiş. Babam anlatırken hikayenin burasında elini eline vurarak güler ve şöyle derdi. Adam ne diyeceğini bilemedi önce. Sonra toparladı kendini. Evet kendini toparlayan müdür. Tehdit dolu soğuk bir ses ile eşit bölüşmek de ne demek? Yoksa sen sosyalist misin diyerek sormuş. Bak bak bak. Hani babam Bulgar muhaciri ya onu çıtlatmak istiyor bu bir. İkincisi o yıllarda birine sosyalist demek anasına sövmek gibi bir şey. Hele bir de şikayetçi olsa adamı anında uçururlar. Babam hiç istifini bozmadan sosyalizmi falan da hiç bilmez iken onca adamın arasında evet demiş. Sosyalistim var mı bir diyeceğin? İş bu noktaya varınca o zamana kadar babamın safında duran hademeler katipler falan kıçın kıçın oradan sıvışmışlar. Babamla müdür kalmışlar karşı karşıya. Babam zayıfın irisi ama sırım gibi. Boyu da uzun. Müdürün gözü kesmemiş, sözünü yutup gitmiş. Gitmiş ama haftasına kalmadan babamı işten atmışlar. Bu olay ile birlikte adı sosyalist Ali Bey'e çıkmış. Hep tıraşlı, kravatlı gezer babam. Hele bir de güneş gözlüklerini taksın müdürden, kaymakamdan geri kalmaz. Ayakkabılar pırıl pırıl cilalı, pantolon jilet benzeri ütülü çakı gibi. Bayağı yakışıklı adamdır. Öyle olmalı ki annemin gönlünü çalıvermiş. İşte böylesi bir adam pes eder mi kolayına? O gece bir at arabası çekmiş mektebin önüne. Bahçede ne kadar mahsul varsa hepsini yüklemiş. Darmaduman etmiş bahçeyi müdüre çöp bırakmamış. Meyve fidanlarını da kıracaktım ama kıyamadım diyor. Hem o hırbo o mektebe kazık kakacak değil ya. O gider başka bir insan evladı gelir, diktiğimiz fidanlar meyve verdikçe kurt kuş faydalanır. Tabii bunlar babamın lafları. Yahu baba desem oralarda hiç mi nöbetçi hademe bekçi falan yoktu yani? Bana yine o muzip gülümsemesiyle bakar. Bekçilerle hademeler sosyalistlerden yanadır. Onlar da bir nevi proleter der. Böylece o kasabadan da kaçıvermişler. Üstelik annem hamile ve gidecek, sığınacak bir yerleri yok. Üç beş parça eşya ile kendilerini bir trene atmışlar. Nereye gideceklerini bilmiyorlar. İnanılmaz bir şey. Babam sevimli adamdır, aynı zamanda hoş sohbet. Konuştukça ağzından bal damlıyor sanırsın. Tren şefiyle anında ahbap olmuş. Şef tren bu yakışıklı, kravatlı, ağzı laf yapan adamı hayran hayran dinliyor. Anlayacağınız bunlar karşılıklı hem konuşuyor hem içiyorlar. Demir yolcuların çoğu içer. Başka türlü nasıl biter o uzun yollar? Ben annemin kucağında uyuyorum. Annem bir el işağında meçhule giden bu trende sonumuz ne olacak böyle? Ne kadar çekeceğiz bu göçebe hayatı diye düşünüyor. Derken babam adamı tam kıvamına getirince yahu demiş falan yere gidiyoruz ama hiç de tanıdık kimse yok. Bize yardımcı olacak birini demeye kalmadan şef tren hiç tasalanmayın efendim. O istasyonun şefi ruh gibi ahbabımdır. Size her türlü kolaylığı gösterir demiş. Bütün bu konuşmalar trenin lokantasında geçiyor. Babam neticeyi alınca hanıma haber vereyim bari diye kalkıp annemin bulunduğu kompartımana geliyor. Münire uyan, önümüzdeki istasyonda iniyoruz diye müjdeyi veriyor. Müjde de tam müjde hani. Annem çaresiz toparlanıyor. Gecenin bir vakti yanından boz bulanık bir ırmak akan bir küçük nahiyenin kıycığında ıssız bir istasyonda iniyorlar trenden. Şef tren istasyon şefini bir kenara çekerek bir süre konuşuyor. Adı neydi acaba? Remzi miydi, Rıza mıydı? Şimdi hatırlamıyorum. İstasyon şefi gülerek yaklaşıyor bizimkilere. Hoş geldiniz efendim. Hiç canınızı sıkmayın. Sizi aç açık bırakmayız diyerek yakınlık gösteriyor. Ben annemin elini tutmuşum. Uyku gözlerimden akıyor. Tren geldiği gibi gidiyor. Kalıyoruz oracıkta. Birkaç parça eşya. Kilime sarılmış bir kat yatak. Annem üzerinde oturuyor. Babam istasyon binasının loş ışıkları altında bir oyana bir buyana olta atıyor bir yandan sigara içiyor. Uzaklardan kesik kesik köpek havlamaları işitiliyor. Bir de ırmağın çağıltısı. Neresi bura acaba? Hiç önemli değil. Şimdilik tek isteğimiz başımızı sokacak bir dam altı. O gece istasyon şefinin dairesinde kalmışlar. Adam bekar. Bekar değil de dul. Acıklı bir macerası var yeri geldiğinde anlatırım. Ertesi gün arka tarafta bir metruk vagon olacak. Hele sizi şimdilik oraya yerleştirelim sonra bir kolayını buluruz demiş. İstasyon binası çok küçük. Üst katında şefin dairesi. Yan tarafta makasçının daha da küçük evi. Demir yolu geçici işçilerinin kaldığı çadır. Bir su deposu. Birkaç ölgün akasya, bir iki söğüt ağacı. Hepsi bu. Aşağıda çağıldayan ırmak. Irmağın öte yakasında bir tahta köprü ile geçilen nahiye merkezi. Çorak ağaçsız gri tepeler.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript