[0:01]Çocuk ve ekmek. Öğretmenlik ettiğim köy daracık bir derenin ağzında kurulmuştu. Dere içinden yaz kış dupduru ince bir su akardı. Köyün bayırlara doğru tırmanan düz toprak damlı evlerinin arasında küçük küçük bahçeler vardı. Mart sonlarında esen ılık batı yeli ilk önce bu bahçelere ilk baharı getirirdi. Çelimsiz ağaçlarda tomurcuklar patlar, uzun kavaklar ışıltılı gümüş yapraklarla dolanırdı. Ben en çok kavak ağaçlarının salınışlarını severdim. Hışır hışır diye sesler çıkarırlardı durmadan. Öğrencilerim 30-40 kadardı. Her sabah yırtık pırtık giysiler içinde gelirlerdi okula. Tek öğretmendim. Okulun kuş yuvası gibi küçük bir odasında kalıyordum. Burası aynı zamanda müdür odasıydı da. Ben de hem müdür hem de öğretmendim. Hadememiz falan yoktu. Ortalığı çocuklarla ortaklaşa temizlerdik. 1. sınıfta 10-15 kadar öğrenci vardı. Onlara sokulmak, yakın olmak beni mutlu eden uğraşlarımdan biriydi. Çoğu zaman el ele oyunlar oynar, kendilerinden öğrendiğim şarkıları birlikte söylerdik. Bu şarkılardan bir tanesi vardı ki söylerken el çırpa çırpa ve yerimizde döne döne oynardık. Bu güzel şarkının şimdi yalnız iki dizesi kalmış aklımda. Tepeler, tepeler, yüksek tepeler. Orada yağmur yağar, burada sepeler. Bu iki dizeyi de unutmayışım, Tepeler tepeler şarkısını döne döne ve el çırpa çırpa söylerken çocuklardan birinin birden yere düşmesi olmuştur. Koşup kucakladım. Baygındı. Odama taşıdım, sedirin üzerine uzattım.
[1:44]Çocuk neden düşmüş olabilir?
[1:51]Sınıfta hiç konuşmayan bir çocuktu, adı Hüseyin'di. Kışın en soğuk günlerinde bile yamalı siyah bir fanilayla gelirdi okula. Hep tir tir titrerdi. Ayakları çıplaktı. Şakaklarına kolonya sürdüm. Öbür çocuklarla başında bir süre bekledik. Yavaş yavaş gözlerini açtı, anlamsız anlamsız bizlere baktı. Onu sedirde yatar bıraktım. Çocuklarla dershaneye geçtik. Ders bitişi odama döndüğümde Hüseyin'i masa üstünde duran yarım köy somununu iki eliyle kavramış yerken buldum. Beni görünce başı önüne düştü. Ağzındaki lokmayı zorlukla yuttu. Somunu yavaşça sedirin üzerine bıraktı. Ekmeği dilim dilim kestim, üstlerine reçel sürdüm. Hadi dedim, birlikte yiyeceğiz bunları. Gözü hep yerde, uzattığım dilimleri aldı. Güçsüz güçsüz yemeye koyuldu. Arka arkaya üç dilim yedi. Karnın aç mı geldin okula Hüseyin diye sordum. He diye karşılık verdi. Neden? Annen sabahleyin önüne yemek çıkarmadı mı? Anam sabahleyin ekmek aramaya gitti, bulamadı. Ekmeğiniz bitti mi? He bitti. Unumuz da bitti. Peki şimdiyi kadar nereden un ve ekmek alıyordunuz? Komşulardan dedi. Sonra küçücük kara gözleri ümitsizlik içinde yumulup gitti. Ama artık kimse ekmek vermiyor, un da vermiyor. Donup kalmıştım. Göğsümde bir şeyler düğümlenivermişti. O bunu hissetmedi. Anam dedi. Yarın ninemin köyüne gidecek, oradan un getirecek. Ninemin köyünde un çoktur. Elbette dedim. İnsanın ninesinin köyünde un çok olur. Sonra sordum. Ninenin köyü neresi Hüseyin? Kaba pelit diye karşılık verdi. Kaba pelit. Kaba pelit. Hım, hatırladım. Bir iki saat uzaklıkta bir dağ köyüydü. Bütün dağ köyleri gibi un ve ekmeği özlem çeken bir köycük. Hüseyin'in annesi bu köye un bulacağı için değil, umudunu yitirmemek için gidecekti herhalde. Her zorda kalan insanın annesine babasına koşması gibi. Kadıncağız da kaba pelite yaşlı annesine, babasına varıp dert yanacak, ağlayıp sızlayacaktı. Baban yok mu Hüseyin dedim. Var dedi. Peki ne iş yapıyor? Hapiste. Okul paydos olunca Hüseyin'in elinden tuttum.
[4:24]Sonra neler olmuş olabilir?
[4:31]Evlerine gittik. Köyün üst tarafında en kıyıda tek odalı toprak damlı bir kulübenin kapısı önünde durduk. Hüseyin kapıyı çalmadan itip içeri girdi. Beni de eliyle içeri çekti. İlk gördüğüm şey dipte yanan kocaman ağzı bir ocak oldu. Yanan çalı çırpılar ölgün ışıklar saçıyordu. Ocak önünde genç fakat zayıf bir kadıncağız tahta tekne içinde hamur yoğuruyordu. Gözlerim odanın karanlığına alışınca içeride üç tane çocuk gördüm. Bir köşeye büzülüp kalmışlardı. Kadıncağız böyle beni ansızın karşısında görünce şaşırdı. Elleri hamur içindeydi. Öğretmen hanım dedi. Buyurun. Yerde bir kilim parçası gördüm, üzerine oturdum. Kadın utanç içinde işine devam etsin mi, etmesin mi bocalıyor. İşini bitir dedim. Hamuru yoğur işin yarım kalmasın. Kadın gene teknenin başına oturdu. Bir süre konuşmadık, sonra söz sözü açtı. Önce tek tek kelimelerle başlayan konuşmamız biz farkında olmadan saatlerce sürdü. Ağzından kopuk kopuk öğrendiğim hayat serüveni içinde bulunduğumuz oda kadar basitti. Kocasıyla 7 yıl önce evlenmişler. Dört çocukları olmuş. Adamın tarlası tabanı yokmuş. Yazları Ankara'ya gider inşaatlarda işçilik yaparmış. Giden yaz inşaatta bir kazma kaybolmuş. Polis arama yapmış, kazmayı kocasının yatağı altında bulmuşlar. 8 ay ceza vermişler. Evi terk edip dışarı çıktığımda karanlık gecede yıldızların göz kırptıklarını gördüm. O gece hiç uyuyamadım. Yatağımda döndüm durdum. Sabah olunca muhtara gidecektim. Köyden ve çevre köylerden bu aileye yardım toplamayı teklif edecektim. Komşusunun acısını kendi yüreğinde duyan ve onu paylaşmakta bir eşi bulunmayan Anadolu köylüsünün bu çağrımızı karşılıksız bırakmayacağından emindim. Hasan Latif Sarı Yüce.



