[0:00]Videolar, yaşanmış olaylar ve anlatılardan esinlenerek oluşturulmuştur. Güvenlik sebebiyle olayların geçtiği yerler ve kişi isimleri değiştirilmiştir.
[0:15]Türkiye'nin güneybatısında, Ege'nin turistik ve aydınlık yüzünün ardında Muğla'nın dağlık sınır hattına sıkışmış, birçok medeniyetin ve dinin dokunduğu sayısız yerleşim yerleri bulunur. Bunlardan birisi de Kıbledere Köyü ismiyle hafızalara kazınan ve Muğla'nın Sandras Dağlarına bakan Köyceğiz bölgesinde Akbük yerleşkesi civarında olduğu belirtilen o esrarengiz yerdir. Haritalarda bile zorlukla işaretlenen bu köy asırlardır kendi içine kapalı, kadim geleneklerin ve hurafelerin zamanı dondurduğu bir bölgede varlığını sürdürmektedir. Köyün gerçek adıyla alakalı çeşitli iddialar söylense de bildiğimiz şey artık bu köyün terk edildiği ve çoğu sırrı da kendisiyle beraber alıp götürdüğüdür. Peki filmlere bile konu olmayı başaran korkunç olaylara ev sahipliği yapan bu esrarengiz yerde neler yaşandı? Bugün hafızalara Kıbledere Köyü olarak kazınan kayıtlara ise Kübra Duran vakası olarak geçen bu ürpertici konuyu tüm gerçekliğiyle görmeye çalışacağız.
[1:28]Muğla'nın sahile bakan yamaçlarında 1962 senesinin baharında iki arkadaş Bilal Duran ve Remzi Karaduman define dualarıyla geçimini sağlayan bir hocadan duydukları efsanenin peşine düşmüştü. Rivayete göre Zuzula adlı eski bir cin kabilesinin dişi bir üyesi olan Sare insanoğluna bedelini ödemek şartıyla toprak altındaki serveti gösterirdi. Tam üç cuma gecesi boyunca Köyceğiz Sandras eteklerindeki Akbük Mağarası'nda adaklar sunuldu.
[2:04]Sonunda Sare'nin titrek gölgesi belirdi. Remzi ve Bilal'e Kıbledere sırtlarında gömülü Osmanlı altınlarının yerini işaret etti. Anlaşmaya göre altının üçte biri kabileye bırakılacak, Zuzula kabilesi adına gümüş bir kase dolusu ilk altın bizzat Sare'ye teslim edilecekti. İşte bu anlatılan rivayet o dönem köyde yaşadığını iddia eden ve çeşitli röportajlar veren aynı zamanda Remzi Karaduman'ın yeğeni olduğunu belirten Salih Karaduman isimli şahsa ait. Her ne kadar ulusal medyada yer bulmasa da yerel medyada bir hafta boyunca çokça konuşulan bu olayda Salih Karaduman yaşanan olayların devamını şöyle anlatıyordu. Define ortaya çıkarıldığında hırs galip geldi. Remzi tereddüt etse de kararı Bilal verdi ve anlaşmayı bozmaya, altınlardan cin kabilesine vermemeye karar verdi. Bilal ile Remzi Zuzula kabilesiyle yaptıkları anlaşmayı bozmak için ilk kazı gecelerinde rehberlik etmiş olan hocanın kapısını çaldılar. Gittiklerinde söylenilenlere göre hoca sinirli bir şekilde cinle pazarlık kefenle biten bir sözleşmedir. Geri dönülmez diye uyardıysa da ikili elindeki küçük bakır tablayı birkaç sarı madenle doldurup "Bedeli bu olsun, gerisini bize bırak." diyerek onun itirazlarını susturdu. Gecenin kör vaktinde hoca lanetli Mührü Kasem ayinini başlattı ve kasemi daire içinde Sare'yi yakalayıp söğüt dallarıyla çevrili dar bir kuyuya gömdüler. Gövdesi köz haline dönerken etrafa yayılan keskin reçine kokusu ihanetin nişanı olarak toprağa sindi. Salih Karaduman yöre gazetesine verdiği röportajda şunları söyleyecekti: "Amcam olayı yengeme anlatırken hocanın son söz olarak cinlerden duymuş olduğu sözü onlara ilettiğini söyledi.
[4:04]Ey sözünü bozan insan senin ve ortağının dişi nesli bize kurban olsun." Hocaya göre böylece Duran ve Karaduman soyuna varis olacak her kız çocuğu Zuzula Kabilesi'ne kurban seçilecekti ve bunun üzerine hoca, "Ben sizi uyardım. Lanetinize beni ortak etmeyin. Bir daha buraya gelmeyin." diyerek öfkeyle onları kovmuş ve verdikleri altını üzerlerine fırlatmıştı. Salih Karaduman'ın olayla ilgili verdiği bu röportaj ne kadar güvenilir ve gerçekleri ne kadar yansıtıyor bilemeyiz ama Kübra Duran olayının başlangıcını aydınlatması açısından oldukça önemliydi.
[4:46]1986 yılının sıcak bir Temmuz ayında köy halkı tatlı bir telaş içindeydi. Köyün sevilen kızlarından 24 yaşındaki Kübra Duran üç yıllık nişanlısı Kemal Karaca ile hayatını birleştirecekti. Düğün hazırlıkları köyün monoton sessizliğini tatlı bir heyecanla bölmüştü. Ancak kimse bu düğünün aslında Kıbledere'nin toplu hafızasına kanla ve dehşetle kazınacak nesiller boyu fısıldanacak bir lanetin başlangıcı olacağını bilmiyordu. Bu olay daha sonraları Kıbledere Vakası olarak anılacak ve Türkiye'nin en karanlık paranormal dosyalarından biri haline gelecekti.
[5:27]Kıbledere etrafı sarp yamaçlarla çevrili 18 haneli küçük bir yerleşim yeri olarak anlatılıyor. Köyün sosyal hayatı tek bir cami, asırlık bir çınar ağacının altındaki pınar ve artık kullanılmayan Rumlardan kalma terk edilmiş bir kemer köprünün etrafında şekilleniyor. Kübra'nın ailesi Duranlar köyün biraz dışında iki odalı kalın taş duvarlı eski bir evde yaşardı. Evin her köşesi geçmişin izlerini taşıyordu. Özellikle de geçmişten kalma düşük tavanlı çeyiz odası. İşte o odada kapağı zamanla solmuş ceviz bir sandığın içinde yalnızca danteller ve işlemeler değil. Aynı zamanda köyün üzerine çökecek olan karanlığın ilk habercisi de saklıydı.
[6:19]Kına gecesinden üç gün önce ilk anormallikler kendini göstermeye başladı. Annesi Zehra ile birlikte çeyiz sandığını açan Kübra işlemeli kumaşların arasına sıkıştırılmış daha önce hiç görmediği tuhaf bir nesne fark etti. Bu kahverengiye dönmüş keçi derisinden yapılmış üzerine Arap harflerine benzeyen ancak okunamayan kıvrımlı ve anlamsız sembollerin işlendiği ilkel bir muskaydı. Muska eski bir gelinliğin yakasına küçücük paslı bir iğneyle tutturulmuştu. O gece evin ahşap zemininden ve duvarlarından aralıklı olarak rahatsız edici gıcırtılar yükseldi. Sanki döşemelerin altında yüzlerce tırnak tahtaları tırmalayarak ilerliyordu. Gece yarısı Kübra'nın annesi Zehra'yı uykusundan uyandıran da bu sesler oldu. Endişeyle mutfağa gittiğinde musluğun kendi kendine sonuna kadar açıldığını ve borulardan paslı sarı bir suyun aktığını gördü. Kızının odasına baktığındaysa dehşet verici bir manzarayla karşılaştı. Kübra yatağında oturmuş çeyiz sandığından çıkardıkları o eski gelinliğin eteğini dişleriyle kemiriyordu. Kumaş parçalanmış kızın dudak kenarları kan içinde kalmıştı. Olaya şahit olan Kübra'nın halası ertesi gün akrabalarına bu olayı anlatacak ve Zehra ile Kübra'nın halasının arası da anlatılanlara göre bundan dolayı bozulacaktı. Kına gecesi geldiğinde köy meydanında yakılan ateşlerin aydınlattığı alanda genç kızlar tefler ve türkülerle Kübra'nın etrafında bir halka oluşturdu. Geleneklere göre kına Kübra'nın avuçlarına sürülmek üzere özenle hazırlandı. Eve geçildi ve kınayı sürmek için Kübra'nın karşısına yengesi Şükran oturdu. Genç kızın ellerine kınasını yakan yengesi ardından yerine oturdu. Kübra söylenilene göre zaten oldukça donuk bakışlı biriydi. Kına günü ise resmen ağzını bile açmıyor sanki zorla evlendiriliyormuş gibi davranıyordu. Akrabaları bu konuda uyardıysa da durum değişmedi. Ellerine kına yakıldığı an Kübra'nın donuk bakışlı gözleri büyüdü ve avucunu kuvvetli şekilde sıktı. Herkesin gözü önünde Kübra'nın avucundaki yeşil kına hamurunun içinden ince, siyah, tel tel saç ve kıl kümeleri çıkmaya başladı. Ardından ayağa kalkarak deliler gibi bağırmaya başladı. Her ne kadar köylüler bunu eğlencenin bir parçası olarak görse de gerçek bundan çok daha farklıydı. Bir anda Kemal'e doğru döndü ve kimsenin nereden çıkardığını göremediği ince saplı bir mutfak bıçağını bel hizasında kavrayarak tek ve net bir hamleyle nişanlısı Kemal'in sağ kaburgasının altına sapladı. Metal'in kemiğe çarparken çıkardığı o kısık ve tok ses çalınmayan teflerin ve çalgıların yarattığı sessizliği bir bıçak gibi kesti. Kemal acı ve şaşkınlıkla Kübra'nın bileğini yakalamaya çalıştı. Ancak kan anında gömleğine yayıldı ve Kemal bir anda yere yığıldı. Meydanı kınanın dumanlı kokusu ve Kemal'in ağzından taşan hırıltılı soluklar doldurdu. Kübra'nın yüzünde ise en ufak bir pişmanlık, şaşkınlık ya da korku ifadesi yoktu. Bıçağı çektiği gibi elinden bıraktı. Parmak aralarından sızan kan damlaları az önce kararmış olan kına hamuruna karışıp siyah bir çamur gibi odada duran halının üzerine akmaya başladı. İki adım geriye çekilip etrafındaki dehşet içindeki kalabalığa o donuk ve anlamsız bakışlarla baktığında meydanda yalnızca Kemal'in titrek bir sesle acı çekerek mırıldanmasını gördü.
[10:06]O geceden geriye Kübra'nın avuçlarındaki kanla karışmış ve derisine işlemiş kına lekesiyle Kemal'in kanlı gömleği kaldı. Olayın ardından insanlar şok içinde ambulansı aradılar. Ambulans köye ulaştığında Kemal acil müdahale için hastaneye kaldırılıyordu. Jandarma ekipleri ise karşılarında bambaşka bir vakayla yüzleşmişti. Kübra'yı kelepçelemek yerine sedyeye kalın deri kayışlarla sabitlemek zorunda kaldılar. Zira genç kız bir hayvan gibi anlamsız sesler çıkararak direniyordu. Göz bebekleri jandarmanın fener ışığını yutarca'sına genişlemiş simsi'yah bir boşluğa dönüşmüştü.
[11:09]Hastanede yapılan acil kurul toplantısında Kübra'nın dosyası birkaç sayfalık bir özetle kapatıldı. Şizotipal kişilik bozukluğu, akut psikotik tablo.
[12:20]Tanı konmuş, tedavi protokolü belirlenmişti. Ancak antipsikotik iğneler, yüksek dozda sakinleştiriciler ve tecrit hiçbir işe yaramadı. Kübra avuçlarındaki kına lekesi sanki derisinin altına işlenmiş bir dövme gibi solmayı reddederken tavana bakıp o anlamsız dilde fısıldamaya devam ediyordu. Monitörler fizyolojik olarak normal değerler gösterse de tıp elindeki tüm imkanları kullanmış ama en ufak bir yol bile alamamıştı. İşte bu noktada aile bilimin koridorlarının sonuna geldiklerine karar verip son çareye başvurdu. Faruk Akat. Bu ismi aileye öneren ise oldukça garip şekilde Kübra'nın yattığı hastanedeki bir temizlik görevlisiydi. Faruk Akat genç yaşına rağmen dedesinden bu ilmi öğrenmiş ve etrafındaki insanlara hayır amaçlı yardım eden bir kişiydi. Ailenin Faruk Akat isimli kişiye başvuracağını öğrenen Ebru ise bu duruma şiddetle karşı çıktı. Bu tablo hala nörolojik bir açıklama bekliyor. Tedavi penceremiz kapanmadı. Cin, büyü, musallat gibi kavramların bilimsel bir dayanağı yok. Desede Kübra'nın annesinin gözyaşları içinde "Kızım sedyede çürüyor. Biz artık bir çare arıyoruz." feryadı karşısında hiçbir şey yapamadı. Arkadaşını hurafelerin eline tamamen teslim etmek istemeyen Ebru bu durumu bir fırsata çevirmeye karar verdi. Bu süreci bir vaka çalışması olarak yerinde yani Kıbledere'de gözlemleyecekti. "Tamam." dedi. "Köyüne götürelim. Ama tüm seansları kameraya kaydedeceğim ve tıbbi gözetimi bir an bile bırakmayacağım." dedi. Ertesi akşam Kübra bir arabanın arka koltuğuna yatırılarak hastaneden çıkarıldı. Ebru yanına taşınabilir bir kamera, ses kayıt cihazı, yedek piller ve tıbbi acil durum çantası almıştı. Hastanede sonrasında yaşanılanları Salih Karaduman gazete röportajında şu şekilde anlatıyordu: Yengemle beraber hastane girişinde bekliyorduk. Hastane kapısında eski bir pikapla beliren Faruk Akat sakin ve kendinden emin bir duruşla geldi. Mütevazı birine benziyordu. Zaten durumdan aşırı derecede rahatsız olan Ebru Faruk Hoca'yı hiç iyi karşılamadı ve kendini tanıtarak Hocam ben Doktor Ebru Karaduman. Kübra'nın arkadaşı ve ruh sağlığı uzmanıyım. Bu tarz bilim dışı yöntemleri onaylamasam da süreci bir vaka çalışması olarak kayıt altına almak için buradayım. Amacımız ortak. Kübra'nın iyileşmesi. Bu yüzden size müdahale etmeyeceğim sadece gözlemleyeceğim diye konuştu. Faruk Hoca sakin bir şekilde tebessümle başını salladı. İstediğini kaydet doktor hanım. Ama bil ki eğer bu gerçek bir musallatsa o varlıklar senin kameralarına gözükmezler." dedi. Kıbledere'ye vardıklarında köyün üzerine çökmüş olan kasvetli hava zaten kendini belli ediyordu. Duran ailesinin evi sanki yıllardır terk edilmiş gibi sessiz ve soğuktu. Faruk Hoca eve girer girmez duraksadı. Havadaki o ağır paslı kokuyu o da almıştı. Buradaki musallatın çok daha ağır bir şey olduğunun o da farkında gibiydi. Bu evde, bu toprakta çok daha eski ve ağır bir şey var." dedi. Zaman kaybetmeden işe koyulmaya başladı. İlk cin çıkarma seansı evin en geniş odasında başladı. Faruk Hoca yere tuzdan bir daire çizdi ve Kübra'yı bu dairenin içine oturttu. Ebru ise kamerasını kurmuş her anı kaydetmeye hazırdı. Faruk Hoca Kur'an'dan ayetler okumaya başladı. Kübra'nın sakin hali aniden kayboldu. Vücudu yay gibi gerildi. Gözleri geriye doğru kaydı ve boğazından bir insana ait olamayacak kadar derin hırıltılı bir ses yükseldi. Olaya şahit olan herkes korku içindeyken Faruk Hoca durumu gayet normal karşılamış ve devam etmişti. Faruk Hoca dualar okumayı sürdürürken yine anlatılanlara göre odanın ampulü bir anda patladı. Hatta ampulden düşen bir parça Faruk Hoca'nın elinin üzerine geldi. Hemen ışık yayacak bir şey istedi Faruk Hoca telaşlı bir şekilde. Gelen el fenerlerinin ışığında gördükleri manzara kan dondurucuydu. Kübra tuz dairesinin içinde iki bükümlüm kalmış bedeni doğal olmayan açılarla bükülmüştü. Ağzından kimsenin anlamadığı gırtlaksız bir dilde kelimeler dökülüyordu. Ebru hayatında ilk kez bilimsel mantığının sınırlarının zorlandığını hissetti. Kayıt cihazı duyulamayan frekanslarda sesler yakalıyordu. Yaşanan bu olayları ise filmde anlatılanlardan farklı olarak Müslim Şahin adında Faruk Akat ile beraber ona yardım etmek için gelen arkadaşı anlatıyor. Hatta sadece bu olayda değil daha birçok olayda Faruk Hoca ile çalıştığını ve onun hep yanında olduğunu söyleyen bu kişi de olaylardan sonra ifadesi alınmak için jandarma tarafından sorgulananlar arasında yer alıyor. Seanslar ilerledikçe Faruk Hoca durumun bir musallattan çok bir anlaşma olduğunu anladı. Kübra'nın bedenini ele geçiren varlık rastgele seçilmiş bir kurban istemiyordu. Belirli bir amaç için oradaydı. Bu Kıbledere Köyü'nün geçmişine gömülmüş karanlık bir sırla ilgiliydi. Ebru ve Faruk Hoca istemeden de olsa bu gizemi çözmek için birlikte çalışmak zorunda kaldılar. Faruk Hoca'nın cinden öğrendiği bu gerçekler odadaki herkes için şok edici olmuştu. Ebru'nun babası ölmüş geride tek kelime etmemişti. Bu yüzden o lanetin gerçek sebebine dair hiçbir şey bilmiyordu. Şimdi öğreniyordu ki Duranlar suskun kalarak sırrı saklamış Karaduman kolu ise babasının ölümüyle hakikati kaybetmişti. Faruk bu öğrendiklerinin ardından seansı sonlandırmak zorunda kaldı. Evdeki herkes ilk kez lanetin iki haneyi hedef aldığını ve Duranların gerçeği yıllarca sakladığını anlattı. Ebru'nun kamerası bu itiraf anını titreye titreye kaydederken soğuk toprağın altındaki ihanet nihayet gün yüzüne çıkmıştı. Öğrenilen tüm bu bilgilerle birlikte tablonun bütün parçaları yerine oturdu. Kübra'nın kına gecesinde yaşadığı kriz düğününün ve dolayısıyla başka bir soya karışmasının laneti tetiklemesiyle başlamıştı. Vücudunu ele geçiren varlık onu delirtmeye ya da öldürmeye çalışmıyordu. Onu kendilerine gelin almaya hazırlanıyordu. Faruk Hoca'nın tüm çabaları bu kadim ve güçlü anlaşma karşısında yetersiz kalıyordu. Çünkü bu bir zorla ele geçirme değil ödenmemiş bir borcun geri alınmasıydı. Uğraşılan kabile ise acımasız ve oldukça güçlü olduğu söylenilen Zuzula Kabilesi'ydi.
[19:37]Ebru artık elindeki kameranın ve bilimsel notların ne kadar anlamsız olduğunu fark etmişti. Gördükleri, tanık oldukları psikiyatrinin hiçbir kitabında yazmıyordu. Arkadaşının gözlerinin önünde insanlığını yitirişini başka bir şeye dönüşmesini izliyordu. Şüpheciliği yerini iliklerine kadar işleyen bir dehşete bırakmıştı. Son gecede Faruk Hoca artık hiçbir şeyin sonuç vermediğini anlayınca çareyi Sare'nin yakılıp gömüldüğü asli mekana dönmekte buldu. Kübra'nın annesi Zehra Duran'ın yol göstermesiyle gece yarısı kazma kürek ekipmanı ve el fenerleri eşliğinde köyden 3 kilometre kuzeydeki Akbük kayalıklarında iki ardıç ağacının arasındaki eski kuyunun yanına ulaşıldı. Burası 1962'de Sare'nin alevler içinde gömüldüğü çukurdu. Kasem-i bedel ayinin başlamasıyla birlikte Kübra kuyunun başında boğuk bir iniltiyle yere kapaklandı. Tam o anda kuvvetli bir darbe objektife çarptı. Kamera savrulup tozlu zemine yuvarlandı. Mercek çatladı ama kayıt sürmeye devam etti. Lens artık yalnızca insanların ayak bileklerini ve toprağa düşen el fenerlerinin cılız kızıllığını gösteriyordu. Dışarıdan metal sürtünmesini andıran uğursuz bir inilti duyuldu. Sonra çıtırdıyan dallar, boğuk bir feryat ve mikrofonunun algılayabildiği son şey olarak çıplak ayakların hızla uzaklaşan uğultusu. Kayıtta görünen son kare yüzü dehşet verici şekilde değişmiş Kübra Duran'ın kuyunun karanlığından doğrulup objektife ağır ağır yaklaştığı andı ve görüntü ansızın kesildi. Kaza mahallini arama kurtarma ekipleri bulduğunda kamera hala yerinde yatıyordu. Pilleri bitmiş halde takılı kalmıştı. Kuyunun çevresinde Faruk Hoca'ya dair hiçbir iz yoktu. Faruk Hoca olay yerinden yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta çam ormanının içinde sabaha karşı donmaya yakın vücut sıcaklığıyla çıplak ayakla yürürken jandarma tarafından baygın halde bulundu. Hastanede kendine geldiğinde ne adını hatırlıyordu ne de cin çıkarma ayinini. Doktor Ebru Karaduman'ın akıbeti tam olarak bilinmiyor. Ebru'ya dair iki ayrı rivayet köyün hafızasına takılı kaldı. Bazı anlatılara göre Ebru kuyudan 50 metre ilerideki ihtiyar ardıçta kamerasının askı kayışıyla boynundan asılı halde bulundu. Gözleri cam gibi donuktu. Bir diğer anlatıda ise kendisinden hiçbir iz bulunamadığı söylenir. Hangi rivayete inanılırsa inanılmasın Kasem-i bedel ayini gecesinden sonra Ebru Karaduman bir daha hayata dönmemiştir.
[23:26]Kıbledere vakasından sonra olanlar hakkında resmi bir kayıt bulunmamaktadır. Jandarma raporlarında olay aile içi anlaşmazlık sonucu yaşanan toplu hisleri olarak özetlenmiştir. Kemal Karaca'nın vefat ettiği, ailesinin de köyü terk ettiği, Duran ailesinin ise evlerini bırakarak bilinmeyen bir yere taşındığı belirtilmektedir. Daha sonra köy tamamen boşaltılmış ve virane hale gelmiştir. Olay yıllar sonra Dabbe 4 Cin Çarpması filminin temelini oluşturmuştur. Film bu filmde kullanılan bazı görüntüler ve sesler gerçektir iddiasıyla vizyona girmiş ve Türk korku sinemasında bir dönüm noktası olmuştur. Tabii görüntülerin gerçek olup olmadığı ise büyük bir merak konusudur. Kıbledere vakası bilimin ve inancın çarpıştığı, aklın yenilgiye uğradığı ve insanlığın anlamadığı kadim güçler karşısındaki çaresizliğini gösteren bir vaka dosyası olarak hafızalardaki yerini halen korumaktadır.
[24:32]Yaşamış olduğunuz veya çevrenizde yaşanan olayları bizimle paylaşabilirsiniz.



