Thumbnail for Ömer Seyfettin Kaç Yerinden #FerhatAliBey #OsmanlıTarihi #ÇanakkaleSavaşı #BirinciDünyaSavaşı #kıssa by Dost Yüz

Ömer Seyfettin Kaç Yerinden #FerhatAliBey #OsmanlıTarihi #ÇanakkaleSavaşı #BirinciDünyaSavaşı #kıssa

Dost Yüz

8m 10s859 words~5 min read
AI audio transcription
Transcript source

AI audio transcription

This transcript was generated from the video's audio because no usable YouTube caption track was available. The transcript below is server-rendered so it can be read, searched, cited, and shared without opening the original YouTube player.

Pull quotes
[0:00]Fakat kısa zamanda cephelerde çalışmış, salgın hastalıklarla uğraşmış, askerlerin hayatını kurtarmak için gece gündüz didinmişti.
[0:00]Bu hikaye yerde bulduğu kırık bir kalkanla iki zırhlı düşman süvarisine saldıran ihtiyar bir sipahiyi anlatıyordu.
[0:00]Yaşlı sipahi, esir düşmek üzereyken son gücünü toplamış, düşmanlarının üzerine atılmıştı.
[0:00]Genç doktora bu kahramanlığı daha iyi hissettirmek için sesimi değiştirerek okuyor, heyecanlı yerlerde duraklıyordum.
Use this transcript
Related transcript hubs

[0:00]O ne? Yazdığın roman mı? Değil ya. Ne peki? Birkaç destan. Harbe dair mi? Eski kahramanların hayatına dair. Genç akrabam yanıma oturdu. Harbin başında daha mektepten yeni çıkmış acemi bir doktordu. Fakat kısa zamanda cephelerde çalışmış, salgın hastalıklarla uğraşmış, askerlerin hayatını kurtarmak için gece gündüz didinmişti. Bir sene içinde terfi etmiş, binbaşı olmuştu. Nereye gidiyorsun? diye sordum. Haydarpaşa'ya. Fakülteye mi? Evet. Güldüm. Ne o yine bir keşif mi var? Hayır. Tetanusun tedavisine dair bir düşüncem var. Bir hafta önce gönderdiğim yazı için bugün beni çağırdılar. Ayrıntı isteyecekler sanıyorum. Sözünü bitirmeden elimdeki deftere uzandı. Bakalım şu destanlara dedi. Defteri açtı, yazıya baktı. Bu nasıl yazı böyle? Kargacık burgacık. Ver sen oku ben dinleyeyim. Defterimi aldım. En beğendiğim manzum hikayeyi açtım. Bu hikaye yerde bulduğu kırık bir kalkanla iki zırhlı düşman süvarisine saldıran ihtiyar bir sipahiyi anlatıyordu. Yaşlı sipahi, esir düşmek üzereyken son gücünü toplamış, düşmanlarının üzerine atılmıştı. Genç doktora bu kahramanlığı daha iyi hissettirmek için sesimi değiştirerek okuyor, heyecanlı yerlerde duraklıyordum. Rüzgar biraz sertti, güverte tenhaydı. Karşımızdaki kanepede oturan sıska şapkalı bir adam bizi dinlemiyor. Boş limanın kenarlarını dikkatle bakıyordu. Üç sayfalık destanımı bitirince doktora döndüm. Nasıl diye sordum. İyi dedi. Peki şimdi böyle kahramanlar var mı? Doktor güldü. Sen masa başında, kapalı odada hayatı incelediğini sanan bir romancısın dedi. Ne demek istiyorsun? Şunu demek istiyorum. Senin o kırık kalkanlı ihtiyar sipahin bugünün hayatına göre çok büyük bir kahraman mı? Elbette. O zaman yanılıyorsun. Bugünkü askerler, subaylar, doktorlar, sıhhiye erleri, hatta nakliyeciler bile senin sipahinden bin kat daha kahramandır. Abartıyorsun. Hayır, hakikati söylüyorum. Bu sözler gücüme gitti. Sevdiğim bir kahramanı küçümsüyormuş gibi geldi. Bir süre sustum, sonra ona döndüm. Sen eski zamanların ruhunu anlamazsın dedim. Sen de bugünün hakikatini göremezsin dedi. Bugün de ne var? Ateş var. Cesaret var, fedakarlık var ama sen görmek istemiyorsun çünkü aklın hep mazide. Vapur Kız Kulesi açıklarından geçiyordu. Poyraz solumuzdan vuruyor, elimdeki defterin sayfaları rüzgarla kıpırdıyordu. Doktor sözlerine devam etti. Eskiden insanlar küçük çevreler için yaşardı. Ailesi, kabilesi, köyü için fedakarlık ederdi. Şimdi insan daha büyük şeyler için canını veriyor, millet için, vatan için, bütün insanlık için. Bugünkü kahramanlık eskisinden daha büyüktür. Çünkü insanın düşündüğü dünya büyümüştür. Onu dinliyordum. Cephelerde çok şey görmüştü. Hastane çadırlarında ameliyatlar yapmış, ağır yaralı askerlerle uğraşmış, ölümle yüz yüze gelen insanları izlemişti. Bu yüzden sözleri kuru bir fikir gibi değil, yaşanmış bir hakikat gibi geliyordu. Selimiye önlerindeydik. Köpüklü denizin üstünde martılar uçuyor, yanımızdan yelkenli bir mavna geçiyordu. Doktor birden sağ taraftaki kanepelere baktı ve birini selamladı. Sonra bana döndü. Senin eski destanlarındaki kahramanlar harp meydanında yaralanır mı? Elbette yaralanır. Kaç yerinden? Muharebenin şiddetine göre 3, 5, hatta bazen 10 yerinden. Doktor güldü. Şuraya bak dedi. Sol taraftaki kanepenin ucunu gösterdi. O subayı görüyor musun? Baktım. Büyük kalpaklı çok genç, zayıf, uzun boylu, narin yapılı kumral bir subaydı. Gördüm dedim. Az önce selam verdiğin kişi mi? Evet. Tuhaf bir tesadüf. Çanakkale'de, Kafkas cephesinde, Bağdat'ta, Suriye'de, Makedonya'da hep karşıma çıktı. Ama nerede biliyor musun? Hastanede, ameliyat masasının üzerinde. Demek hep yaralanmış, hem de kaç yerinden? Tahmin et bakalım. Cepheleri düşündüm. Beş yerinden dedim. Doktor güldü. Hayır. On? Hayır. 15? Hayır. 20? Hayır. 25? Yine hayır. Daha çık.

[4:55]Tereddüt ettim. 30? Hayır. 35? Hayır. 40? Sözü tamamlayamadım, bu bana imkansız gelmişti. Şaka ediyorsun doktor dedim. Hayır, kesinlikle şaka değil. Peki kaç yerinden? Tam 49 yerinden. Hayretle genç subaya baktım. Elindeki bastonla parlak ayakkabılarına hafifçe vuruyor, İstanbul'un sisli ufuklarını seyrediyordu. İnanılır gibi değil dedim. Gerçek söylüyorum. Bağdat'ta bir defasında 8-10 yarayla getirdiler. Ayaklarından makineli tüfek mermileri geçmişti. Yere düşünce yakınında bir şarapnel patlamıştı. Nasıl ölmemiş? Onda başka bir iman var. Belli yerlere isabet etmezse ölüm yok der. Suriye'de bel kemiğine bir kurşun dokunmuştu. Ayakları tutmuyordu. Kurşunu çıkardım. Bir hafta içinde kendini topladı, yine ateşe koştu. Öyle bir azim, öyle bir kuvvet ki sana anlatamam. Ameliyat sırasında kendisini bayıltırmaz bile. Tekrar genç subaya baktım. Bu kadar narin görünen bir vücutta böyle güçlü bir ruhun bulunmasına şaşıyordum. Bu genç nereli diye sordum. İstanbullu. Zengin bir ailenin tek evladı. Harpten önce Almanya'da okuyormuş. Harikulade bir sanatkarmış, keman çalarmış. Harp başlayınca talimgaha koşmuş. Kemanın yayını bıraktığı eline kılıç almış, orduda onun adını duymayan yoktur. Adı ne? Ferhat Ali Bey. Vapur Haydarpaşa'ya yaklaşıyordu. Ben bu ismi hiç duymadım dedim. Gazetelerde de resmini görmedim. Doktor yine güldü. İşte senin anlayamadığın nokta bu. Yeni kahramanlar övülmekten, reklamdan hoşlanmaz. Kahramanlıklarının kendilerine değil, millete ve orduya ait olduğunu söylerler. Bu Ferhat Ali Bey de fotoğrafını çektirmez. Bir defasında harp mecmuası için fotoğrafını istemiştim. Reddetti. Ordunun şerefini kendi şerefim gibi göstermek doğru olmaz dedi. Garip bir düşünce. İlk başta bana da öyle geldi ama sonra onu anladım. Ona göre insan vazifesini yaparken alkış beklememeli. Asıl övgü, insan öldükten sonra hatırasına duyulan saygıdır. Vapur yanaştı. Yolcular ayağa kalktı, doktor bana döndü. Haydi Haydarpaşa'da in de seni ona tanıtayım. Kalbim çarpmaya başladı. Kalktık. Genç subay da ayaktaydı, bastonuna dayanıyordu. Doktor yanına gitti, elini sıktı. Nasılsınız Ferhat Bey? Çok iyiyim efendim. Sizi gördüm ama yanıma gelemedim. Akrabamla konuşuyordum. Doktor beni tanıttı. Ferhat Ali Bey'in elini sıktım. Yürümeye başladık. Genç subay biraz aksıyordu. Doktor sordu. Bacağınız mı uyuştu? Hayır Galiçya'da gülle götürdü sağ bacağımı. Ama hamdolsun korktuğuma uğramadım. Tayyareci sınıfına ayrıldım. Tayyarecilikte bacağa pek ihtiyaç yok. İskeleden inerken cevap veremedim. Bugünün kahramanlığı bastonuna dayanarak gözümün önünde yürüyordu.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript