[0:00]Merhaba arkadaşlar hoş geldiniz. Bugün sizlere okuduğum Ütopya adlı kitabın kısaca özetini yapmak istiyorum. Muhtemelen duymuşsunuzdur. Bu kitap iki bölümden oluşuyor. Elimdeki kitap Alfa yayınlarından 243 sayfadan oluşmakta. İki bölümden, iki kitaptan oluşuyor. İlk kısımlarında üç kişi var. Bu üç kişinin toplumla ilgili, devlet yönetimi ile ilgili, siyasetle ilgili sohbetlerine yer verilmiş. İkinci kitapta ise, ikinci bölümde ise Ütopya'dan bahsediliyor. Ütopya'nın toplumsal yapısından, insanlara bakış açısından, yaşayış tarzından bahsediyor. Kısaca şimdi sizlere özetleyeceğim. Öncelikle Ütopya kelimesi ilk defa bu yazar tarafından, Thomas More tarafından üretilmiş bir kelime. Yok yer, yok ülke anlamlarına gelmekte. Aynı zamanda iyi ülke, şanslı ülke anlamlarında da kullanılmıştır. Thomas More'un arkadaşı Peter onu biriyle tanıştırıyor. Bu kişi Rafael. Rafael dünyayı gezip tozmuş, bilgili, görgülü bir insan. Yani gezip görmüş. Aynı zamanda Amerika ve Spor'a katılmış. Daha sonra 12 denizcinin arasında yer almış biri. Farklı ülkeleri görmüş, farklı yerleri tanımış biri. Hiçbir zaman durmadan orası senin orası benim diyerekten gezen biri. Bu kitabın ilk sayfalarında, 1. sayfadan 44. sayfasına kadar yazarla ilgili, kitapla ilgili bilgiler verilmiş. Kitabın 1. bölümü 45. sayfadan başlıyor. 45. sayfadan 111. sayfaya kadar üç kişi arasında geçen sohbetlere yer verilmiş. Daha sonra 2. bölümde de Ütopya adlı ülke anlatılıyor. Ütopya aslında söylemiştim. Yok yer, yok ülke anlamına gelmekte. Rafael böyle bir ülkeye gittiğini, bu ülkenin nasıl olduğunu, devlet yönetimini arkadaşlarına anlatmaya başlıyor. Ütopya'yı anlatırken de benim anlatacağım şeylere inanmayabilirsiniz, yadırgayabilirsiniz, çok hayali gelebilir. Ancak böyle bir ülke vardı diyor. O ülkede 5 yıl boyunca yaşamış Rafael. Ülkeyle ilgili öğrenmesi gereken her şeye vakıf olmuş. Şimdi Ütopya ile ilgili çok geniş bilgiler verilmiş. Ancak ben bazı şeylerden yani bahsedilmesi gereken şeylerden özet bir şekilde bahsetmeye çalışacağım. Aynı zamanda bu videonun sonunda sizlere kitabın ilk başlarında kitapla ilgili bilgiler verilmişti. Orada Ütopya nasıl bir devlet kısaca bahsedilmiş, çok iyi bir şekilde özetlenmiş. Orayı da videonun sonunda sizlere okuyacağım. Kimsenin fark etmediği, görmediği, önemsemediği bir ada topraklarını Ütopus adlı bir kumandan fethediyor. Ve o adaya kendi adını veriyor. O adayı yavaş yavaş geliştirmeye başlıyor. Öncelikle fiziksel anlamda geliştiriyor. Yani adanın etrafında kanallar açtırıyor ve kanalları suyla, deniz suyuyla dolduruyor. Utopus gelmeden önce bu adayı fethetmeden önce bu adaya Abraka adı veriliyormuş. Utopus o kadar çok çalışıyor ki oradaki insanların farklı alanlarda gelişmesi için çok çalışmalar yapıyor ve bunu başarıyor. Utopus'un yapmış olduğu yenilikler, ne bileyim gösterdiği aydınlanma, modernleşme gibi şeyler yıllarca devam ediyor. Dedelerden torunlara aktarılmaya başlıyor. Ve bu ülke oldukça gelişmiş, imrenilesi bir ülke haline geliyor. İnsanları da örnek alınası insanlar haline geliyor. Bu adada kentliler ve köylüler yaşadıkları yerlerde yıllarca kalmıyorlar. Çünkü kentliler iki yıllığına köye gidiyorlar. Köyde ilk bir yıl bütün işleri öğreniyorlar. İkinci yılda kentlerden gelen insanlara köy işlerini öğretiyorlar ve daha sonra kente geri gidiyorlar. Ve bu şekilde insanlar köydeki işlerin hepsini öğrenmiş oluyor. Rafael Ütopya'nın başkentinde 5 yıl boyunca yaşamış biri. Bu başkenti diğer şehirlerden, diğer kentlerden daha çok önemsiyor, daha çok sevmiş. Bu başkente oldukça hayran. Başkentin etrafı surlarla, hendeklerle çevrilmiş dışarıdan gelecek olan tehlikelere karşı. Ütopya'da özel mülkiyet denen bir şey yok. Çünkü insanlar her 10 yılda bir kurayla evlerini değiştirmekte. Kadın, erkek, çocuk hepsi tarım konusunda eğitim alıyor. Hepsi tarım konusunda uzmanlaşmış. Aynı zamanda çeşitli el sanatlarıyla ilgili de çalışmalar yapıyorlar. Çeşitli el sanatlarını da öğreniyorlar. Tarıma ayrıca önem veriyorlar. Bu adada yaşayan insanlar giyim kuşamına çok da önem vermiyorlar. Gösterişi önemsemiyorlar. Herkes kadın, erkek, çocuk, yetkili, üst görevli hepsi tek tip giyiniyor. Ütopya halkı günde 6 saat çalışıyor. 3 saatini öğleden önce çalışıyorlar. İki saat dinlenme molası veriyorlar. Daha sonra 3 saat daha çalışıyorlar ve 8 saat uyuyorlar. Geriye kalan boş zamanlarını da verimli bir şekilde değerlendirmeye çalışıyorlar. Toplumun zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra arta kalan zamanlarında genellikle fiziksel kölelikten ziyade zihinsel gelişime, zihinsel özgürlüğe aktarmaya çalışıyorlar boş zamanlarını. Ailenin en büyüğü ailenin reisidir. Genellikle ailenin en büyüğünün sözü dinlenir. Kentin ortasında pazar yeri kurulur. Bu pazar yerinde büyük bir ambar vardır. Çalışan halk ürettikleri şeyleri bu ambarın içine bırakırlar ve geldiklerinde ihtiyacı olan şeyleri alırlar. Takas usulü vardır burada aynı zamanda. İnsanlar sadece ihtiyacı olduğu kadarını alır ambardan, ihtiyacı olmayan şeyi almazlar. Ve aynı zamanda ürettikleri şeyleri bu ambara bırakırlar. Buradan aldıkları şeyler karşılığında herhangi bir ücret ödemezler. Biliyorsunuz yemeklerde et tüketilir. Ütopyalılar hayvanların kesip parçalanmasını kendi halklarına yaptırmazlar. Genellikle hayvanları kesip parçalama işi, yani kasap olarak görev alan kişiler kölelerdir. Kölelere yaptırılır bu tarz işleri. Çünkü Ütopyalılar bilirler ki insanlar kesip parçaladıkça şefkat duygularını yitireceklerdir. Hiç kimse yemeğini evinde yemez. Yemekhaneler vardır ve herkes yemekhanede yer yemeğini. Kimse evine yemek götürmez. Aynı zamanda bunu da hoş karşılamazlar. Bir kişi kendi bölgesinden izin almadan ayrılamaz, yasaktır. Hiçbir şekilde para kullanmıyorlar. Ancak ileride gerekebilir düşüncesiyle ellerinde altınlar, elmaslar bulundururlar. Bunları daha çok paralı asker kullanmak için ellerinde biriktirirler. Çünkü savaş zamanları da Ütopyalılar savaşa kendi halkının gitmesini istemez. Daha çok paralı asker tutarlar. Aynı zamanda Ütopyalılar gerekmedikçe savaşa girmeye de meyilli değillerdir. Yani savaşı yadırgarlar. Ancak zorunlu hallerde ne bileyim taarruz durumunda veya komşu halklara haksızlığa uğradığında paralı askerler tutuyorlar ve bu paralı askerleri gönderiyorlar savaşa. Olabildiğince kendi vatandaşlarını savaştan uzak tutmaya çalışıyorlar. Altına, elmasa, gümüşe değer vermediklerini söylemiştim. Eğer bir kişi yüz kızartıcı bir suç işlediyse onun genellikle vücuduna altın küpeler, altın kolyeler takılır. Bu da böyle cezalandırılır. Böyle olunca zaten millet onun suçlu olduğunu bilir ve onu yuhlamaya, kütümmsemeye, alay etmeye başlarlar. Kişi de cezasını böyle çekmiş olur. Altınları genellikle çocuklar oyun oynamak için kullanır. Hatta bir ara elçiler geliyor. Bu elçiler gösteriş için, hava atmak için süslü püslü giyinmişler. Altınları takıp takıştırmışlar. Ancak çocuklar bunları gördüğünde, Ütopya halkı bunları gördüğünde bu kişilerin prensin soytarısı olduklarını düşünüyorlar. O gelen kişiler de aslında nasıl karşılandıklarını görünce böyle giyindiklerinden pişman oluyorlar. Yani Ütopya halkı sadelikten yana. Bunu bilen komşu halklar buraya gelirken oldukça sade bir şekilde giyinmeye çalışıyorlar. Sade bir şekilde buraya geliyorlar. Ütopyalılar bilimde, felsefede de oldukça ilerlemişlerdir. Ütopyalılar avcılığa karşıdırlar. Ancak bazen yeme ihtiyacı için avcılığa çıkılır. Avcılık işleriyle uğraşan kişiler yine kölelerdir. Bu Ütopyalıların geniş geniş toplumsal yapılanmalarından, ahlak anlayışından, hayata bakış açılarından bahsedilmiş. Ancak ben buraları tek tek sizlere aktarmak istemiyorum. Gerek de yok bence. Savaşa karşı olduklarını söylemiştim ancak zorunlu hallerde ne bileyim taarruz durumunda veya komşu halklara haksızlığa uğradığında paralı askerler tutuyorlar ve bu paralı askerleri gönderiyorlar savaşa. Olabildiğince kendi vatandaşlarını savaştan uzak tutmaya çalışıyorlar. Bu Ütopya'da kişilerin kendilerine ait mal yoktur. Kişilerin kendilerine ait herhangi bir ürün yoktur. Bütün mallar kamuya aittir. Herkes çalışır, ürettiği malları depoya, daha doğrusu meydanda bulunan ambara bırakırlar. Herkes ihtiyacı olan kadarını alır. Kişisel mal yoktur, kamu malı vardır. Bu yüzden burada hiç kimse aç kalmaz. Şimdi bu kitaba kısaca baktığımızda arkadaşlar bu Ütopya'nın gerçekten de bahsedildiği gibi yok yer, yok ülke anlamına geliyordu zaten Ütopya. Burada bahsedilenlere baktığımızda ise böyle bir yerin olamayacağını aslında ister istemez kestirebiliriz. Çünkü bu yerde rahipler olsun, prensler olsun halkla aynı giyinirler. Hiçbir farkları yoktur. Aynı zamanda toplumla ilgili kararlar alırken toplumu temsil eden kişiler vardır. Onların fikirleri de önemsenir ve burada halk, çocuklar, kadınlar olabildiğince önemsenir. Hiçbir ayrım yoktur. Kadınlar 18 yaşını doldurmadığı sürece evlendirilemez. Erkekler de 20 yaşını doldurmadığı sürece evlenmez. Bunu da aklıma gelmişken söylemek istedim. Çok ince ince güzel şeyler var aslında. Bu kitabı okuduğumuzda aslında böyle bir yerin gerçekten de hayali ülke olduğunu veya hayalimizde, hepimizin hayalindeki ülke olduğunu düşünebiliriz, söyleyebiliriz. Ütopya halkı bilime, felsefeye, öğrenmeye, yeni şeyler keşfetmeyi de çok severler. O yüzden komşu halklarla ticaret yaparken genellikle kendileri gider. İhracatta oldukça gelişmişlerdir. Örneğin Rafael buraya gittiğinde kendi dilinden, kendi dilinden bahsetmiştir. Buradaki halk ise Rafael'in dinine geçmek istemişlerdir. Hatta onun dinini, onun dilini öğrenmeye çalışmışlardır ve o bunda da başarılı olmuşlardır. Bu arada şunu da belirtmek istiyorum. Burada Ütopyalıların belli bir dini yoktur. Herkesin inandığı farklı şeyler vardır. İnanış konusunda çok da kısıtlama, sınırlama yoktur. Ancak herkesin birbirinin tanrısına, birbirinin dinine saygısı vardır. Şimdi kitapla ilgili söyleyeceğim şeyler bu kadardı arkadaşlar. Kitabın özeti yapılmıştı, o kısmı sizlere okumak istiyorum. 3 sayfadan oluşmakta. Rafael hayalindeki anayasaya sahip devleti son seyahati sırasında tesadüfen keşfettiği Ütopya adasında bulur. Bu adanın yönetim biçimi yasama, yürütme ve yargılama gücü, yurttaşlarının kamu haklarından yararlanma hakları hakikaten mükemmeldir. Ona göre Ütopya bütün Avrupa devletlerinin yapılanmasına örnek teşkil edecek ideal devletin ta kendisidir. Belki de bu yüzden bu adanın enlem ve boylamını vermez. Ama geri kalan bütün coğrafi verileri, adanın biçimini, uzunluğunu ve genişliğini zihinsel anlamda öyle saihici bir biçimde aktarır ki ada birden gözlerinizin önünde canlanmaya, soluk almaya ve yaşamaya başlar. Betimlemelerinden onun bir İtalya adalarının coğrafyasıyla benzerlikler taşıdığı düşünülmüştür. Hayladas'ın Ütopya adasının genişliğinin 200 mil olduğunu söylemesi 1515'te yayınlanan Saint Albans İngiltere'nin genişliğinin 200 mil olduğunun belirtildiği satırları akla getirmiştir. Ada Ütopus adlı bir komutan tarafından keşfedilmiş ve yeniden yaratılmış, sonradan da onun adını almıştır. En önemli özelliği bir tarım ülkesi olmasıdır. Adalılar da çocukluktan başlayarak ziraat konusunda hem teorik hem de pratik bilgi edinirler. Okulda öğrenilen bilgileri tarlalarda çalışanları izleyerek öğrenirler ve kendileri de bizzat işe katılarak sindirirler. Ütopya adasının başkenti Amaros muhteşem bir kenttir. Diğer kentlerden gelen temsilcilerin toplandığı ada senatosunun burada olması da bu kente ayrı bir özellik ve önem katmaktadır. Aslında Haylades'e göre adanın tek bir kentini tanımak bütün kentlerini tanımakla eşittir. Çünkü hepsi birbirine çok benzer. Kendisi Ütopya'da bulunduğu dönemde 5 yıl boyunca Amarus'ta kaldığı için en çok bu kentle hemhal olmuştur. Bu yüzden Amarus'un yaşam biçimini anlatırsa bütün adayı tanıtacağını özellikle belirtir. Amarotus mahalleleri, caddeleri, sokakları, binaları, evleriyle bir şehircilik harikasıdır. Özellikle bahçe düzenlemesi ve halkın bahçelerin görünümüne verdiği önem görülmeye değerdir. Her kentin kendi yöneticileri ve rahipleri vardır ve kendi prensi. Dolayısıyla adayı hakimiyeti altına alan tek bir kral yoktur. Seçimle iş başına gelen her yönetici toplumun gerek akıl gerekse ahlak açısından en mükemmel kişisidir. Her kentin yurttaşları kendi kenti için günde 6 saat çalışır. Kalan zamanı kendi özel uğraşlarını harcar ve sevdiği bir işi yaparak dinlenir. Bütün yurttaşlar tek örnek giyinir. Bu giysiler deriden yapılır. Gayet sade ve rahattır. Üstelik her aile bu giysileri kendi diker. Hep birlikte kent yemekhanelerinde yemeklerini yer, hep birlikte oyun oynayarak vakit geçirirler. Toplumun yaşlısının ve gençliğinin olabildiğince sık bir araya gelmesine özen gösterirler. Böylece yaşlıların deneyimlerinden ve görüşlerinden gençlerin her an faydalanmasını ve onları örnek alarak hareket etmesini sağlarlar. Kadınların ve erkeklerin yapacağı işler bellidir. Ama her iki cinsten de beklenen toplumun gelişimine katkıda bulunmalarıdır. Bu uyumlu çalışma ortamı için her şeyden önce kadın ve erkek arasındaki ilişkinin sağlam temellere oturmuş olması gerekir. Bu yüzden gelip geçici aşklardan çok sonucunda evlilik olacak ilişkilere önem verilir. Evlilik kurumuna hassasiyetle yaklaşılır ve çiftlerin arasında yaşanan gerginlikler kendilerine ya da topluma zarar verecek boyutlara ulaşmadıkça boşanmaya izin verilmez. Ütopya'da yurttaşların birlikte çalışarak elde ettiği ürünler pazar yerlerindeki ambarlara getirilir. Halk her ihtiyacını bu ambarlardan karşılar. Üstelik ücretsiz. Çünkü Ütopyalılar para kullanmaz. Hele paranın ana maddesi altın ya da gümüşe metalik değer vermez. Çünkü bu madenlerin insanların ahlakını çökerttiğini ve her birinin birer vahşi hayvana dönüştürdüğünü çok iyi bilirler. Emeğin ortak kullanımının esas alındığı bu toplumda yiyecek sıkıntısı diye bir şey yoktur. Hiç kimse dara düşmez. Hiçbir yurttaş ailesinin geleceğinden endişe duymaz. İsteyen istediği kadar yiyeceği alır ve evine götürür. Dolayısıyla her şey bol olduğu için herkesin gözü toktur. Kimsenin karşısındakinden daha fazla yiyecek alma gibi bir derdi, kimsenin de karşısındakinin kendisinden daha fazla yiyecek alacağına dair bir endişesi yoktur. Bu yüzden Ütopyalılar hem kendilerine hem de komşu ülkelere çok cömerttir. Kendilerine yeterince mal ayırdıktan sonra kalanını ihtiyacı olan komşu devletlere gönüllerince dağıtırlar ya da gerekli gördüklerinde satarlar. Ama sattıkları malın parasını öyle hemen almaya kalkmazlar. Bir nevi borç verirler ve nadiren borcun tamamını talep ederler. Ütopyalıların bu anlayışlı tutumları komşu devletlerin de ekonomisine katkıda bulunur. Çünkü bu devletler Ütopya'ya verecekleri parayı kendi hazinelerine aktarır ve gerektiğinde kullanırlar. Ama Ütopyalılar istedikleri takdirde de hemen çıkarır verirler. Ütopyalılar borçlarını tahsil etmeye kalkıyorsa bilin ki büyük bir savaş tehlikesi söz konusu olmuştur. Ya da en iyi ihtimalle diğer komşularının para ihtiyacı doğmuştur. Ütopya edebiyat ve felsefeye düşkün bir toplumdur. Bu anlamda Yunanlılardan pek farkları yoktur. Hatta dilleri bile Yunanca'ya çok benzer. Bu yüzden Haylades Ütopya halkının Yunanlılardan neşet ettiğini bile düşünür. Bütün yurttaşlar ama özellikle özgür sanatlara karşı büyük bir yeteneği olduğu keşfedilenler kamu işlerinden vakit buldukça kitap okurlar ve aralarında tartışıp düşünce alışverişinde bulunurlar. Haylades ve yoldaşları kendi adalarına çıkana dek Avrupa'daki hiçbir filozoftan haberleri olmamış olsa da aldıkları eğitim, öğretim, edindikleri zihinsel disiplin ve okudukları kitaplar sayesinde bu filozofların ana düşüncelerini çoktan keşfetmişler ve içlerine sindirmişlerdir. Özellikle ahlak anlayışlarının derin felsefi ilkelere dayandığını, öncelikle kendilerinin insan olma sorumluluğunu hissetmelerinden, sonra da yakınlarının ve en nihayet bütün yurttaşlarının sorumluluğunu taşımak zorunda olduklarının bilincinde olmalarından ve bu düşünüşlerini hem sözlerinde hem de davranışlarında yaşatmalarından rahatça anlayabilirsiniz. Benimsedikleri ana ilke yaşamın doğanın ilkelerine göre düzenlenmesi gereğidir. Çünkü yaşamın amacı onlar için hazdır ve bu hazzı ancak doğanın itici gücü sayesinde tadabilirler. Bu haz seçkin bir hazdır ve sadece iyi ve hayırlı işler yapıldığında hissedilebilir. Yoksa yaşamın gelip geçici keyifleri yani haz benzeri duyguları onları hiç ilgilendirmez. Ütopya'da kölelik başlı başına bir cezadır. Çünkü kendi keyifleri doğrultusunda insanları köle kılmazlar. Evet toplumlarında köle çalıştırırlar ve üstelik en angarya işleri bu kölelere yaptırırlar. Ama bu köleler köle olmuşsa yüz kızartıcı ağır suçlar işledikleri için bu duruma düşmüşler. Yani kendi iradeleriyle yaptıkları seçim sonucunda iyiliği değil kötülüğü benimsemişlerdir. Dolayısıyla bedelini bu şekilde ödemek zorundadırlar. Bunların dışındaki köleler ya savaşlarda esir düşenlerdir ya da diğer ülkelerde çeşitli suçlar işleyip Ütopya'ya getirilenlerdir. Bazen öyle olur ki kendi memleketlerinde sabahtan akşama kadar yük beygirleri gibi çalıştıkları halde hakları yenen ve geçim sıkıntısı çeken kişiler kendi ülkelerinde bu tür bir özgürlük yaşayacaklarna Ütopya'da köle olarak yaşamayı tercih eder ve gönüllü olarak Ütopya'ya gelip köle olurlar. Ütopya'da dönemin Avrupa'sındaki toplumlarda olduğu gibi çeşit çeşit yasa bulunmaz. Toplumsal düzeni koruyan ve yaşatan ancak birkaç yasaları vardır. Bunlar da kısa ve öz herkesin anlayacağı şekilde açık ve seçik yasalardır. Bilgiçlikleriyle ve getirdikleri birbirinden değişik yorumlarla hem yasaları bulandıran hem de insanların akıllarını karıştıran avukatlara da yer verilmez bu toplumda. Başı derde düşen her birey yargıçların da yardımıyla kendi davasını kendisi savunabilecek donanımdadır. Ütopya'da savaş insanlık dışı bir olay olarak değerlendirilir ve uzak durulur. Devletler arasında bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda barışı tesis etmek adına mümkün olabilecek her yol denenir. Buna rağmen bir çözüm bulunamıyorsa savaşa gidilir. Yoksa makul bir neden olmadıkça sırf insanların kendi çıkarlarını tatmin etmeleri için onca masum insanın katline hiçbir Ütopyalı yönetici ya da yurttaş sıcak bakmaz. Ütopyalılar için kendi yurttaşları çok değerlidir ve onların kılına dahi zarar verilmemelidir. Bu yüzden zorunlu kalıp da savaşa girdiler mi? Öncelikle paralı askerler getirmeyi ya da dost ülkelerden asker desteği almayı tercih ederler. Ütopya'da halkın tamamınca benimsenen tek bir din yoktur. Kimileri güneşe tapar, kimileri aya, kimileri gezegenlere. Kimileri de cesaret ve onuruyla geçmiş çağların medarı iftiharı olan bir insana. Ama hepsi birbirinin dinine saygılı, hepsi birbirinin dinine helal getirmemeye yeminlidir. Çünkü benimsedikleri dinler uygulamada farklılık gösterse de her birinin ana ilkesi bireyin yaşantısını ahlaki olarak düzenlemeye ve onu mutluluğa ulaştırmaya yöneliktir. Ütopyalılar mutluluk üzerine tartışırken felsefenin akılcı savlarına dinden çıkarılan birtakım ilkelerde katmadan edemez. Çünkü din olmadan hakiki mutluluğa ulaşmada akıl tek başına zayıf ve yetersiz kalır. Ütopya'da tek bir din yoktur. Ama tek tek her dinde benimsenen tek bir ulu güç vardır. Ve herkes ona kendi inanışları ve töreleri doğrultusunda Mitra adını verir. Ama Haylados ve yoldaşları onlara Hristiyanlıktan, İsa'nın adından, öğretisinden, yaşam ilkelerinden bahsedince hepsi bunu kendi inandıkları tanrının gizli bir işareti olarak algılamış ve çoğu hiç tereddüt etmeden bu dine dönmek için can atmıştır. Haylados dünyanın hiçbir yerinde rastlamadığını söylediği ve hayranlığını defalarca dile getirdiği Ütopya'yı bu şekilde özetledikten sonra bu toplumun bütün insanlığa örnek olmasını dilediğini belirtir. Çünkü Ütopya adaletin yeryüzündeki tek simgesidir. Bu şekildeydi arkadaşlar. Kitabın özeti sizlere de aynı zamanda kısa bir şekilde okumuş oldum. Oldukça verimli bir içerik oldu bence. Bir sonraki içeriklerde görüşmek üzere kendinize iyi bakın.
Watch on YouTube
Share
MORE TRANSCRIPTS



