[0:12]Ve o meşhur halı. Çok başarılı bir danışanım var benim. Ağır OKB'si olan bir danışanım. Bu danışanım o kadar yoğundu ki OKB'si obsesif kompulsif bozukluğu. Bir çayı demleyecek olduğunda bir paketi bitirirdi. Çünkü şunu düşünürdü. Acaba demlikte bir deterjan var mı? Günde üç vakit evini temizlerdi. Sürekli yıkanırdı. Elinde bir tane sivilce çıksın onu kazırdı, kis mi acaba çuhar mı derdi. Şimdi bu danışanımla biz çok güzel yol katettik. Fakat danışanımda hala daha küçük küçük takıntılar var. Mesela haftalık seansımıza başladıktan sonra danışanım şöyle der böyle bir iki dakikadan sonra. Çok özür dilerim hocam ben sizin halinizi hatrınızı sormadım. Kusuruma bakmayın ben çok bencil biriyim, hakkınızı lütfen helal edin der. Ve seansa benim halimi hatrımı sorduktan sonra başlar. Ben bugün bu başarılı danışanımı anarak başlamak istedim. Konuşmama. Çünkü o danışanım bana çok kıymetli bir soru soruyor. Ben de bu kıymetli soruyu kıymetli sizlere de sormak istiyorum. Nasılsınız? İyiyiz. Evet.
[1:45]Kusura bakmayın ama biz her iletişimimizde, ilişkimizde ah nasılsın tatlım ya iyi sen ben ben de iyiyim teşekkür ederim ya çok iyi diyoruz ama bizler çok büyük bir yalancıyız. Az önce hep birlikte bir yalan söyledik. Yalancıyız diyorum çünkü nasılsın sorusunu her defasında iyiyiz diye yanıtlıyoruz. Hele ki ben bazen çocukların yanına gidiyorum. Aynı zamanda beş çocuk kitabı yazarıyım. Çocuklara bunu sorduğumda iyiyiz şeklinde devam ediyor bu sorum. Şimdi ben o yüzden buraya çocuk İrem'i de getirdim. Yetişkin İrem'i de getirdim. Beraber sunacağız bu konuşmayı. 8-9 yaşlarındayım. Bir gün uyandım. Karnım çok kötü ağrıyor. Anneme gidiyorum diyorum ki anne karnım çok kötü ağrıyor. Annem diyor ki yeter bir şeyin yok. Aman neymiş sanki. Anne hayata gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm göze güveniyorum. Diyorum ki geçer bir şeyim yok neymiş sanki diyorum. Okula gidiyorum ama okulda o kadar çok sancım var ki, o kadar çok karnım ağrıyor ki yapamıyorum. Eve geldim hala karnım ağrıyor ve annem karnımın ağrıdığını görüyor. Ben de anneme diyorum ki anne karnım çok kötü ağrıyor çok kötüyüm. Fakat annem bana yine benzer cevaplar veriyor. Aman neymiş sanki şımarma şımarıklıktandır o. Nazlanıyorsun sen abartıyorsun sen. Bu sefer de ben şunu diyorum.Ben şımarıyorum ben nazlanıyorum ben abartıyorum benim bir şeyim yok. Sonra annemin aklına bir fikir geliyor. Bu kız 8 yaşında. Bu kız acaba erkenden ergenliğe mi giriyor?Erkenden regil mi olacak bu kız? Hemen doktora gidiyoruz. Doktor eline steteskopunu alıyor kalbimi muayene ediyor. Sonra elleriyle birlikte karnıma bastırıyor. Bastırırken ah dur diyorum. Bastırma acıyor. Doktor tanıyı koydu.
[4:00]Masasına geçti. Masasına oturdu. Sonra tanımı söyledi bana. Dedi ki gaz birikmesi. Sonra gözlerimin içine baktı ve şu soruyu sordu. Son zamanlarda seni üzen bir şey var mı? Küçük İrem hemen ağlamaya başladı. Evet. Öğretmenim benim yerimi değiştirdi ben Merve'yle oturmak istiyordum ama benim yerimi değiştirdi. Öğretmenime bir şey diyemezdim çünkü öğretmenim en az annem kadar baskın bir kadındı. Sonra ben bir şey fark ediyorum. Doktor hemen anneme doğru dönüyor.Annesi kızımız Merve'yi çok seviyormuş bir bu işe bir el atalım diyor. Annem tamam diyor çıkıyoruz oradan. Tamam bir şeyler düzeliyor ama ben hiç unutmayacağım bir şey fark ediyorum. Seni üzen herhangi bir şey oldu mu sorusunu. Sonra 8 yaşımdan sonra bu soruyu alıyorum terapi odama götürüyorum. Ve bugün terapi odamda son zamanlarda seni etkileyen ne oldu? Seni strese sokan ne oldu?Ne seni bu kadar korkuttu? Hangi yas sürecini tamamlayamamış olabilirsin? Sorularını sorarak o bedene yansıyan durumları çözmeye çalışıyorum. O yüzden konuşmamın başında sizlerden ilk isteğim şu. Nasılsın sorusunu bolca soralım. Ama güvendiğimiz kişilere sevdiğimiz kişilere soralım. Ve karşımızdaki kişi bize nasılsın sorusunu bizde duyduktan sonra. İyi ya sen sorusunu bu şekilde yanıtlamasın. Desin ki son zamanlarda sürekli aynı döngünün içerisinde kendimi buluyorum. Desin ki ya babam tarafından sevildiğimi hiç hissetmedim. Çok zorlanıyorum, gelecek kaygısı hissediyorum. Sınavlar beni çok kaygılandırıyor ve bu kaygıyla nasıl baş edeceğimi bilemiyorum desin. Ve tabii ki siz de başkaları tarafından bu nasılsın sorusunu alıp kendinize bol bol dönün. Şimdi aslında ben size neyden bahsediyorum. Benim bahsettiğim şey psikosomatik. Psikosomatik 19. yüzyılın ikinci yıllarında, ikinci döneminde ortaya çıkmıştır. Teknik bilgiden çok bahsetmeyeceğim ama aslında kökenine bir bakalım. Psiko ruh demek, soma beden demek, somatizasyon bedenselleştirme demek. Yani nedir?Bizim bir rahatsızlığımız olduğunda fiziksel anlamda bir tepkimesini sebebini bulamadığımızda biz bunun psikolojiselsel etkisinin olma ihtimalini düşünüyoruz. Yani ruhumuzda veya zihnimizde bir şeyi çözemediğimizde diyoruz ki bunun başka bir sebebi var. Diyoruz ki bedenimize yansıyan bu şey bize bir mesaj veriyor. Ben karnım ağrıdığında elimi hep karnıma koydum. Çünkü ellerimle birlikte bedenime şefkat gösterdim. O şefkati hak ediyordum da. Bir kendinizi düşünün. Bir ağrınız olduğunda ne yaparsınız? Ah dişim ağrıyor ay belim tuttu yine. Ay omuzlarım çok ağrıyor çok sorumluluk kaldım. Beden aslında yara içerisine girer, ağrır, sızlar ve beden yine tamir etmeye çalışır. Ama biz ruhumuzda, zihnimizde hangi sorunların olduğunu yok sayarız. Peki psikosomatikte başka ne var? Korkular var. Stres var. Tamamlanmamış yas var. Bastırılmış öfke var. Halının altına süpürdüğümüz toprağa gömdüğümüz her şey bir zaman sonra ilgilenmediğimiz takdirde psikosomatik olarak bize geri dönüyor. Bu yüzden sizlerden isteğim bedeniniz dile gelmeden, ruhunuz ve zihninizle ilgilenin. Aksi takdirde bedene yansıyan sorunlar iki yaş sendromundaki çocuklar gibi oluyor. Nasıl?Bir anda böyle karalıyor. Bir anda ne yapıyor. Hıh ısırdım ben de seni işte diyor. Oyuncağı kırıyor, atıyor. Beden bu şekilde bizimle harekete geçiyor. Çünkü diyor ki sen çok değerlisin. Sen çok kıymetlisin ve sen bu sorunlardan ibaret değilsin. Bu sorunları çözmen gerektiğini artık duymalısın diyor. Bu yüzden bedenimizi lütfen ihmal etmeyelim. Aslında konuşmamın ilk başında dedim ya sevdiklerimize nasılsın sorusunu soralım. Onlardan bu soruyu duyalım. Ama her şeyden evvel nasılım nasıl hissediyorum sorusunu biz kendimize yöneltelim. Bu çok kıymetli. Şimdi bedene yansıyan sorunlardan bahsettim sizlere. Yine küçük İrem'i getireceğim. Bakın aynı yaş dönemlerdeyiz. Üşütmüşüm, ateşlenmişim. Yine 8-9 yaşlarındayım. Ve annem her defasında bir şeye inanmış. Ya çok halsizleşiyorsun, boşlukluğa düşüyor, senin yemek yemen lazım. Annem yemek yediriyor ben gidiyorum kusuyorum. Ve bizim ailemizde şöyle bir şey yoktur. Hasta benim bugün çocuğum evde yatsın dinlensin. Bizde böyle bir şey yok. Hatta ben çocukken okulda bir arkadaşım hastalanıp da okula gelmediğinde çok şaşırdım. Acaba ne'si var? Çok üzülürdüm çünkü çok büyük bir şey vardır. Neyse ertesi gün tabii ki ben okula gittim. Okulda da bir saat sonra o ateşli halim halsiz halim kusuyor olmamdan sonra eve bir telefon geldi. Kızınız hasta okuldan alın. Çok korkuyorum çünkü annem bana kızacak diye. Kızar çünkü. Ne diyordu annem bana şımarıyorsun abartıyorsun nazlanıyorsun. Dedim ki yine öyle diyecek. Ama annem geliyor beni almaya. Annem çok mutlu. Yüzü gülüyor. Arabada sabah sıcak ballı süt içirilmişti bana. Son kez onu kusacağım poşet istiyorum. Annem bana gülerek bakıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü 10 dakika boyunca babamla araba yolculuğu yaptı. Ben esnaf kızıyım. Babam sabah 6 gece 12 çalışırdı. Dolayısıyla ara sıra babamın beni sevdiğini duydum ama ben babamı hiç hissetmedim. Babamla hiç büyümedim. E babamın çocuğu böyleyse annem hayli hayli eşini görmeden zamanını geçirdi. O yüzden annem orada çok mutlu. Eşiyle 10 dakika bir yolculuk yapmış. Ondan mutlusu olabilir mi yahu? Ben o günden sonra doktora o gün doktora gidiyorum. İki iğne ve ilaç alıyorum, iyileşiyorum. Ama bir yandan da unutmuyorum. Annem şimdi neden mutlu? Ya da annem neden bu kadar baskı yapıyor? Çok sonrasında fark ediyorum. Aslında annem eşinin yokluğuyla birlikte yorgun bir ebeveyn. Aslında annem babasının kız kız mısı okur mu canım? Baskısıyla birlikte okuyamamış bir kadın. Aslında annem eşinin ailesine kendi tabiriyle de köle. Üstelik de o eşinin ailesinden bir kadın var ve o kadın. E Kan bağı olarak çok yakın olmam gereken bir kadın. Anneme diyor ki Köy karısı gibi üç tane çocuk doğurdun ne öyle. Bir şey diyemiyor. Sonra bu kadın aynı kadın diyor ki sen ilkokul mezunusun. Senin eşin de zaten lise mezunu. Sizin çocuklarınız okur mu sanki diyor. Annem yine eziliyor. Ama içten içe diyor ki benim eşim zaten yok. Ben bu çocukları okutacağım çünkü ben zaten okumadım. O gün anne ve babamın yorgun ebeveynlerimin üç çocuğu var. Büyüğü öğretmenlik yapıyor. İkinci çocuğu klinik psikolog. Üçüncü çocuğu ise mühendis. Okumaz denilen kadının ve adamın çocukları okudu. Şimdi her defasında paylaşımlarımda şunu anlatmaya çalışıyorum. Kadın kadının kurdu değil, yurdu olmalı. Destekleyicisi olmalı. Kadın çalışmalı, kadın en iyi yerlerde olmalı. Her zaman bunu savunuyorum ama kadına çerme takan da ne yazık ki bazen kadın olabiliyor. Ama biz ne yapacağız kadınlar olarak da bunları kendimize daha fazla motive olarak göreceğiz. Bazen dışarıdaki insanların söylemlerine odaklanmaktansa içerideki beni odaklanacağız. Bir dakika o böyle düşünebilir ama ben ne düşünüyorum? Ben ne istiyorum?Buna odaklanacağız. Şimdi bir psikolog annesinden o kadar şikayet etti. Şimdi diyor ki ben o yorgun ebeveynlerin çocuğuyum. Anneme ya da babamı affetmek öyle o kadar kolay olmadı. Çok fazla suçladım ben onları. Çok. Lisedeyken ayrı, üniversitedeyken ayrı. Her defasında dedim ki yahu neden bu kadar öfkeliydin? Her defasında dedim ki neden bu kadar işine kendini verdin bizi yok saydın be adam? Her defasında dedim ki ya bana bağırmadan artık bir cevap ver ya beni sevdiğini bir bana göster dedim.
[14:15]Ama sonrasında onların ne kadar yorgun olduğunu fark ettim. Onların da ailesi onları yormuştu. Ve sonra ortaya böyle bir ben çıktı. Onları fark ettikten sonra dedim ki hayır ya. Ortada çok güzel bir eser bıraktılar. Ama bu eserler kendi yolculuğunun farkındalar. Kendi olgunlaşma sürecinin farkındalar. Bugün sizler de belki ya annem babam beni sevmedi keşke beni korusalardı keşke beni sevselerdi keşke böyle olmasaydı dediğiniz noktalar vardır. Sizlere şunu söylemek istiyorum. Eğer biz ailemizi suçlayacak olursak şu TEDx halısının bir köşesinden bir köşesine kadar belki gidebiliriz ama şu sınırdan başka gidebileceğimiz bir yol yok. Eğer başarmak istiyorsak, kendi sınırlarımızı aşmak istiyorsak bizim yapmamız gereken geçmişi olduğu gibi geçmişte bırakmak. Geçmişten hangi miraslar aldığımı fark edip bazen zorunda hissettiğimiz zamanları fark edip kendimize şefkatle kuşatmamız gerekiyor. Ben klinik psikolog İrem Oturaklıoğlu Kaya. Bugün buraya gelmeden evvel TEDx'teki konuşmaların bazılarını izledim. Genelde 40 ile 50 yaşları arasındaki şahane başarı öyküleri var. 33 yaşında biri olarak bir psikolog ve de yazar olarak karşınızdayım. Hayatımdaki iyileri annemin benim doktor olmamı istediği noktada bir gaz sıkışmasıyla birlikte seni üzen bir şey oldu mu sorusuyla birlikte psikolog olma kararı aldıktan sonra değiştirdim. Ve beni tanıyanlar çok iyi bilir. Her zaman derim ki Not iyi ki mesleğim. Bu yüzden siz de hayat yolculuğunuzda daima önce ne istediğinizi bilin. Geçmişinizi bilin. Sonra amalara, acabalara keşkelere takılmayın. Ailenizi suçlamayı bırakın, olgunlaşmaya bakın. Çok teşekkür ederim.



