Thumbnail for Fenomenoloji Nedir? by psikopolitik

Fenomenoloji Nedir?

psikopolitik

17m 46s1,770 words~9 min read
Auto-Generated

[0:00]Merhaba arkadaşlar. Bugün sizlerle felsefenin belki de en zor konularından birisini yani fenomenolojiyi konuşacağız. Kendisi hem bir felsefe akımı, aynı zamanda da bir felsefe yöntemidir diyebiliriz. Genellikle onu idealizmle materyalizm arasına yerleşmiş oldukça sansasyonel bir felsefe olarak değerlendirirler. İsminden de anlaşılacağı üzere aslında fenomenlerin kendisini araştırır. Sansasyonel olmasının nedeni ise felsefe tarihinde çok eski bir kavram olan fenomen kavramını neredeyse tam karşıt anlamıyla kullanmıştır. Peki bu fenomen kavramı, felsefede oldukça eski olduğunu söylediğimiz fenomen kavramı aslında ne anlama geliyor? Bunu öz Türkçeye görü diye çeviriyoruz. Aslında görünüşün tam da kendisi fenomen oluyor. Yani bizim duyularımız yoluyla ulaştığımız görüntülerin kendisi, görünüşlerin kendisi fenomendir arkadaşlar. Duyular yoluyla bize verilen şey olduğunu söyleyebiliriz. Burada verilen kelimesi de felsefede oldukça kullanılan bir kelimedir. Verili olan diyoruz. Aslında fenomenler duyular yoluyla bize verili olan şeylerdir diyebiliriz. Verili olmak tabiri fenomenolojinin içerisinde de sık sık geçecek. Ondan kastedilen şey ise bu bize verilen fenomenin kendisinde bizim müdahalemizin çok az olması ya da hiç olmaması kastedilir. Yani çıplak bir şekilde bilincin kendisine verilen fenomenin özü kastedilir. Verili olmaktan kasıt budur. Bizim kültürel olarak ön yargılarımızın bulaşmadığı verili şey. Felsefe tarihinde fenomenolojiye kadar diyebiliriz ki felsefenin üzerine düşündüğü şey fenomenler yani görünüş değil de, felsefede daha çok görünüşle o görünüşe ait olduğu şey birbirinden ayrılıyordu. Görünüşün kendisi genellikle zaman içerisinde değişen bir şey olarak görülüyordu. Veya bizim kişisel algımızdan dolayı bozduğumuz bir şey olarak, deforme bir şey olarak görülüyordu. Hakikatin kendisi ise aslında bu görünüşü yansıtan şeylerin kendisini düşünmekti. Düşünce yoluyla görünüşü aşıp o görünüşe neden olan şeyin kendisini kavramak aslında hakikate gitmekti. Bundan dolayı da felsefe her zaman için o görünüşün arkasındaki şeylere ulaşmaya çalışıyordu. Ve görünüş tabii ki kesin bilginin kaynağı olarak görülmüyordu. Fenomenolojinin mottolarından birisi şeylerin kendisine geri dönmektir. Aslında fenomen kelimesinin anlamının ters yüz edildiğinden haberdar olmazsanız şeylerin kendisine dönmek dendiğinde tam da fenomenolojiye ters bir şey, yani gerçek dünyaya gitmek. Bilgi için kesin bilgi için gerçek dünyaya gitmek gibi düşünebilirsiniz. Ama fenomen kavramının anlamı ters yüz edildiği için burada şey kavramı da fenomenoloji için bambaşka bir şeydir. Fenomenolojiden itibaren bilginin tek kaynağı olarak aslında görünüşün kendisi. Yani daha doğrusu algımıza ve bilincimize verilen fenomenin kendisi olacaktır. Ve böylece artık şey ve o şeyin görüntüsü gibi bir ikilikten bahsetmeyeceğiz. Sadece var olduğu kabul edilen tek şey fenomen olacak. Bu durumda da şey dediğimizde de fenomenolojide tam da fenomenin kendisini anlamış olacağız ve şeylerin kendisine dönmek derken aslında fenomene dönmek kastedilecek. Burada fenomenin dış dünyayla şeylerle irtibatı kesildiği için artık fenomenlerin tamamen bilincin içerisinde bilinç dolayısıyla kurulduğunu söyleyebiliriz. İşte fenomenolojideki sansasyonel yön burasıdır. Fenomenin kendisi tamamen bilince dairdir. Bundan dolayı da fenomenoloji aslında neyin göründüğünden ziyade nasıl oluyor da bize görünebiliyoruzu araştıracaktır. Yani nasıl oluyor da biz sayıların bilincinde olabiliyoruz, renkleri görebiliyoruz. Bunlar nasıl mümkün oluyor? Bilinç nasıl bir şey ki biz sayabiliyoruz veya renklerin kendisini algılıyoruz veya geometrik şekilleri algılıyoruz. En nihayette bütün bize verilen algı nasıl mümkün oluyor? Bu algıların bir özü var mıdır? Fenomenoloji tamamen bunu çalışacak, yani fenomenoloji tamamen bilinci çalışacak. Tabii böyle bir yaklaşım gösterebilmeniz için aslında sağduyunun kabul ettiği bir sürü ön yargıyı terk etmeniz gerekecek. İlk önce de bilirken dış dünyayı bildiğimize dair kabulümüzü terk etmemiz gerekecek. Dış dünyaya dair yargılarımızı bir tarafa bırakmamız gerekecek. Böylece aslında tam da fenomenin bilince verildiği haline, saf haline ulaşmaya çalışacağız. İşte bu müdahalenin kendisine aslında fenomenoloji içerisinde doğal tavrın terk edilmesi deniyor. Diğer taraftan fenomenoloji içerisinde çok kullanılan bir tabir ise paranteze almaktır. Buna epoke deniyor. Paranteze aldığımız şey aslında fenomenin kendisini bulanıklaştıran tüm ön yargılardır. Bunlar hem dış dünyaya dair kabullerimiz olabilir hem de kültürel diğer kabuller sayılabilir. Fenomenolojik tavrı gösterebilmeniz için tüm bunları paranteze alıp fenomenin özüne doğru yaklaşmanız gerekir. Fenomenolojinin kurucusu Husserl'dir. Husserl 1900'lerin başlarında bir dizi kitap yayınlayarak fenomenolojiyi Avrupa'ya duyurmuştu. Husserl entelektüel serüvenine matematikçi olarak başlamıştı. 1887 yılında savunduğu doktora tezi sayı kavramı üzerineydi. Matematik formal bilimlerden biridir. Yani matematiğin çalıştığı nesnelerin kendisi dış dünyayla ilgili değildir, tamamen zihinsel içeriklerdir. Tabii ki Husserl'in çalıştığı sayılar da tamamen zihin üzerinden hareketle araştırılabilecek şeylerdir. Ve sayıları araştırıyorsanız kaçınılmaz olarak fenomenolojik yaklaşıma benzer bir yaklaşım sergilemeniz gerekecek. Çünkü açıkça zihni ve bilinci çalışacaksınız. Fenomenoloji tam olarak şu soruyu soracaktır. Nasıl oluyor da sayabiliyoruz ve nasıl oluyor da sayılara sahibiz? Cevabın kendisi bilincin bazı niteliklerini gündeme getirecektir. Bilincin kendisi aslında her zaman için bir çoklukla yüz yüzedir ve bu çokluğun kendisini aslında benzerlik ve fark üzerinden sürekli gruplandırır. Grubun kendisi ise bir ve birliğin algısını zaten bize verir. Ama aynı zamanda bir gruptan bahsediyorsak aslında çokluğun yani sayıların da algısına artık sahibiz diyebiliriz. O andan sonra da 2, 3, 4, 5 söz konusu olacaktır. Peki üç elma derken bu üç sayısıyla üç kelimesiyle tam olarak neyi ifade ediyoruz? Basitçe bir miktar ifade eden kelimeyle karşı karşıya olmadığımız kesin. Üç dediğinizde aslında bu üç şeyde diyelim ki üç elmada sürekliliği olan elmalığı tespit ediyorsunuz ve bu o üçüne bir birlik kazandırıyor. Ama aynı zamanda üç derken aslında her birinin birbirinden farkları olduğunu ve bu farkları algılayabildiğinizi dile getiriyorsunuz. Böylece aslında her sayının kendisinde benzerlik ve fark algısının bilincinin kendisi orada bulunmaktatır diyebiliriz. O zaman fenomenolojik bir cevap gibi görünen şu ifadeyi kurabiliriz. Sayıların kendisi aslında fark ve benzerliğin farkındalığıdır. Husserl'in ortaya koyduğu fenomenolojiye en yakın felsefeyi aslında Kant'ın daha önceden ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Kant'a göre sağlam bilginin kaynağı ve niteliklerini zihnin içinde aramamamız gerekiyordu. Şöyle düşünür Kant, aslında dış dünyanın duyularımıza sağladığı verinin kendisi tam anlamıyla kaotik bir veridir. Yani dış dünyada biz şeylerin varlığından doğrudan bahsedemeyiz. Örneğin materyalist bir yaklaşımla yaklaşsak bile aslında dış dünyanın bir atom denizi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani bizim kalem olarak gördüğümüz, bardak olarak gördüğümüz şeylere atom boyutunda baktığımızda algıladığımız çoğu şeyi algılayamayacağımızı söyleyebiliriz. Aslında gece görüş dürbünü takıldığında algıladığımız her şeyin elimizden kaçtığını görürüz. Yani dış dünya bize kaotik bir veri sağlamaktadır. Kant'a göre bu kaotik veriden bizim düzenli algılar, fenomenler elde etmemizin nedeni tam da algının bizde olan bazı formlarının bulunduğudur. Bizde bu kaotik veriyi düzene sokan algının mekan ve zaman formlarıdır. Böylece biz dışarıdan gelen kaotik veriyi fenomenlere dönüştürürüz. Diğer taraftan bu fenomenler üzerine düşünmeyi, yargıda bulunmayı da zihnin kategorileri yoluyla yaparız. Buradan hareketle Kant der ki biz bir taraftan algı yoluyla fenomenlere ulaşıyoruz. Ama diğer taraftan da bir soyutlama yapıyoruz. Diyoruz ki bu fenomenlerin kendisi aslında tam da dışarıda duran şeylerin yansımasıdır. Bu durumda da Kant'a göre şöyle bir çıkarımda bulunuruz. Aslında dışarıda olan şeyin kendisi bilinçle arasında bir uçurum mevcuttur. Bundan dolayı bilinç o dışarıda olan şeyin kendisine hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Ve o dışarıdaki şeyin kendisine numen adı verilir. Nume ise felsefede çok duyacağınız tabirlerden birisidir ve kendinde şey anlamına gelir. Bu da aslında onun dışarıya kapalı olduğunu ifade edecektir. Husserl bu felsefeye iki itiraz yönlendirecek ve böylece fenomenolojiyi kuracaktır. İlk önce artık numeni tamamen iptal edeceğiz. Yani kendinde şey veya dış dünyanın bizim bilgimize kaynak olmak bakımından herhangi bir değeri yoktur. Çünkü aslında algımızda neyin dışarıdan geldiğine dair en ufak bir fikre sahip değiliz. Bu durumda kalkıp dış dünya üzerine yorum yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Bizim burada artık araştırmamız gereken şey bilinçte açığa çıkan fenomenin kendisidir. Çünkü fenomen açıkça bilincin içerisinde kurulduğu görülmektedir. Husserl'in Kant'a getirdiği ikinci eleştiri ise Kant'ın zihni oldukça pasif bir yapıda kurguladığıdır. Husserl'e göre ise bilinç tamamen edimseldir. Bunu ifade etmek için de Husserl'in kullandığı ifade bilinç yönelimseldir der. Böylece artık bilinci iki şeyden oluşan bir şey olarak göreceğiz. Bir tarafta bilinç edimleri, diğer tarafta bu bilinç edimlerine eşlik eden fenomenlerin kendisi söz konusu olacak. Bilinç edimleri ne diye düşünürsek aslında bilincinde olduğumuz nesnelere o sayede bilincine vardığımız aklar olduğunu, düşünce aklar olduğunu söyleyebiliriz. Sevmek, korkmak, heyecanlanmak, hatırlamak, tasarlamak bunların hepsi bilinç edimlerinin kendisidir. Bilinç edimleri dediğimiz sevmek olsun, düşünmek, merak etmek, bunlardan anlamamız gereken şey aslında bilincin bir anlam akışı olduğudur. Bizdeki bu anlam akışıyla bize fenomenler belirir. Yine bilince dair fenomenolojinin çok kullandığı bir tabir vardır. Bilinç her zaman için bir şeyin bilincidir. Yani aslında siz severken bir şeyi sevdiğiniz için sevginizin farkındasınızdır. Merak ederken bir şeyi merak ettiğiniz için merakınızın farkındasınızdır. O halde şunu söylememiz gerekiyor. Bilinç bir anlam akışı olarak açıklıklara doğru akarak yeni fenomenlerin bize tezahür etmesine neden olur. İşte fenomenoloji bizdeki anlam akışıyla açığa çıkan bize görünen fenomenlerin özüne yönelir. Bu özlere kavramaya çalışır. Bu tür bir felsefe çok da sağduyuya uygun değilmiş gibi gelebilir. Hatta kimileri bunu utangaç idealizm olarak eleştirmişlerdir. Fakat şöyle düşünelim. Mesela siyah nedir diye sorulduğunda biz siyahın ne olduğunu açıklamaya çalışırken dış dünyaya göndermeler yaparak açıkladığımızda fiziğin paradigmalar değiştikçe bu cevabın kendisi değişecektir. Çünkü dış dünyayı algılayışımız temelde değişecektir. Ama eğer siz ola ki siyahın ne olduğunu tamamen bilince nasıl olup da görünebildiğini açıklayarak verirseniz bunun değişme imkanı olmayacaktır. Bunun için aslında sorulması gereken temel soru da rengin ne olduğudur. Nasıl oluyor da biz renklerin farkında olabiliyoruz? Bu sorunun cevabı tamamen bilincin içerisinde aranabilir. Bu soruya kesin bir cevap vermek istiyorsak değişmeyecek bir cevap vermek istiyorsak o zaman tamamen bilinçte rengin koşulunu araştırmamız gerekiyor. İşin tuhaf tarafı teknoloji geliştikçe genellikle felsefenin gereksizleştiği şeklinde düşünülüyor. Ama bugün teknoloji öyle bir eşiğe dayandı ki aslında hem felsefenin kendisi hem de fenomenolojinin kendisi bilgi kaynağı olarak yeniden gerekli bir hale geliyor. Buradaki tuhaflık şuradan kaynaklanıyor. Fenomenolojiyi düşündüğümüzde araştırmasının kendisine dış dünyanın varlığını paranteze alarak yola çıkıyordu. Böyleyken nasıl oluyor da dış dünyayla ilgili bir gelişme yani teknolojinin ilerlemesi fenomenolojiyi tekrar gerekli hale getiriyor. İşte bu biraz tuhaf bir durum. Bunun nedeni ise aslında şu. Üç boyutlu printerların gelişmesi, nanoteknolojinin, kimyanın gelişmesi öyle bir eşiğe geldi ki artık sentetik üretimin çağındayız. Her şeyin her şeyden yapılabildiği bir dönemdeyiz. Bu durumda şeylerin kendisi aslında artık kendisinden yapıldığı maddenin spesifik özelliklerini taşımıyor. Neredeyse çelikten çelik gibi sert bir şeyden yumuşak olan tuvalet kağıdını üretebilecek bir teknolojiye sahibiz. Bu durumda aslında fenomenolojik tavrın kendisinin bize söylediği bilgiye ulaşmamız için dış dünyayı paranteze almamız gerektiği kabulü neredeyse teknolojinin kendisi tarafından uygulanmaktadır. Yani bizim ebilme yapabilme kabiliyetimiz söz konusu olduğunda artık teknoloji maddi dünyanın kısıtlılıklarını paranteze alıyor diyebiliriz. Yani biz artık ebilmemizi, yapabilmemizi de tamamen zihnin içerisinde sorgulayabiliriz. İşte teknoloji bizi aslında tam da dış dünyanın kendisinin paranteze alındığı bir ortama getiriyor diyebiliriz. Bugün artık mesela sentetik etin üretilmesinin konuşulduğu bir dönemdeyiz. Ve bundan dolayı aslında şimdiye kadar hiç olmadığı kadar et nedir sorusu felsefi bir içerik kazanmıştır. Sentetik olarak üretilecek et ne zaman tatmin edici şekilde et olarak kabul edilebilir? Tadını koruduğunuzda mı yoksa besin değerini koruduğunuzda mı? Peki renk ve kıvamını tutturamadığınızda buna hala et diyecek miyiz? Diğer taraftan etin bugün piyasa değeri diğer yiyecekler arasında oldukça yüksek. Eğer siz sentetik eti ürettiğinizde onun değeri ekmekle aynı olursa biz bunu hala et olarak algılayabilecek miyiz? Evet o halde et nedir sorusunun oldukça felsefi bir içerik kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Fenomenoloji üzerine olan bu içeriğimizi burada noktalıyoruz. Yorumlarınızı videonun altına bekliyoruz. Aynı zamanda videomuzu beğenmeyi, kanalımıza abone olmayı unutmayın. Tekrar görüşmek üzere hoşça kalın.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript