Thumbnail for Yıldızlara Neden ASLA Gidemeyeceğiz? by Barış Özcan

Yıldızlara Neden ASLA Gidemeyeceğiz?

Barış Özcan

34m 33s4,714 words~24 min read
Auto-Generated

[0:00]Neden yıldızlara gidemiyoruz? İnsanlık tarihi imkansız denilen şeyleri başarma tarihidir arkadaşlar. 1895'te Lord Kelvin, dönemin en saygın fizikçilerinden biri, havadan ağır araçların uçmasının imkansız olduğunu söyledi. 8 yıl sonra Wright kardeşler uçtu. Atom fiziğinin kurucusu Ernest Rutherford, atomdan enerji çıkarmanın saçmalık olduğunu ifade etti. 20 yıl sonra nükleer reaktörler çalışmaya başladı. İngiltere Kraliyet Astronomu Richard Woolley uzay yolculuğunun tam bir saçmalık olduğunu açıklamasından bir yıl sonra Sputnik yörüngedeydi. Ne demişler? Büyük lokma ye ama büyük söz söyleme. İmkansız diyenler uzman olmasına rağmen yanılabilir. İşte tam da bu yüzden eğer birisi yıldızlar arası yolculuk yapmak imkansızdır derse, bak yine büyük lokma deriz biz de. İç güdüsel olarak gülümseyi veririz.

[0:53]Tabii tabii bir zamanlar uçmak da imkansızdı. Ama burada yapmamız gereken bir ayrım var bunu düşünmeden önce. İki farklı imkansız vardır arkadaşlar ve bu iki imkansız birbirine hiç benzemez. Birincisi hayal gücü yetersizliğinden doğan imkansızlıktır. Lord Kelvin uçağı hayal edemedi çünkü onun zamanında henüz aerodinamik yeterince anlaşılmamıştı. Bu bir bilgi eksikliğiydi. Teknoloji ilerledikçe bu imkansızlıklar birer birer aşıldı. Ama bir de ikinci tür bir imkansızlık var. Mesela ebedi hareket makinesi yapamazsın. Bu termodinamiğin ikinci yasasını ihlal eder. Kendi kendine saçından tutup havaya kaldıramaz. Gibi bir şeydir bu. Işık hızını da aşamazsın. Bu da uzay zamanın doğasına aykırıdır. Bunlar bir mühendisin çözebileceği türden problemler değil. Bunlar evrenin yasaları. Ne kadar zeki olursan ol, ne kadar teknolojin gelişirse gelişsin evrende hep bir duvarlar var ve bunlar çok sağlam değişmez duvarlar. Peki yıldızlar arası yolculuk hangi tür bir imkansızlık diyeceksiniz? İnsanları başka yıldız sistemlerine göndermek hangi kategoride? İşte bu videoda tam olarak bunu inceleyeceğiz ve cevap ne yazık ki umduğumuz kadar aydınlık değil. Çünkü karşımızda dört duvar var. Enerji, fizik yasaları, biyoloji ve zaman ve her biri devasa birer engel. Üstelik bu duvarlar birbirini besliyor. Birini çözmeye çalıştığınızda diğeri büyüyüp üstünüze geliyor. Zırh kalınlaştıkça kütle artıyor. Kütle artınca daha fazla yakıt gerekiyor. Yakıt artınca daha fazla enerji lazım. E enerji artınca daha büyük bir motor, daha büyük bir motor daha fazla kütle demek. Böylece döngü başa sarıyor.

[2:37]Ama yine de biz bu duvarları anlamaya, onlara tırmanmaya çalışacağız. Bundan önce tabii mesafeleri, evrenin büyüklüğünü bir kez daha kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü gitmeye çalıştığımız o yıldızlar düşündüğümüzden çok çok daha uzaktalar. Kısa bir aradan sonra o mesafelerin büyüklüğünü görerek başlayacağız yolculuğumuza. Vaktimizin büyük bir kısmı internette geçiyor ve bazen onun karanlık tarafıyla da karşı karşıya geliyoruz. İşte bu karmaşık dijital dünyada yeni şeyler keşfederken ben NordVPN kullanarak kimlik avı, dolandırıcılık ve kötü amaçlı yazılımlardan kendimi koruyorum. Bilhassa onun Threat Protection Pro özelliği en büyük yardımcım. Nedir diyeceksiniz bu özellik? Hani internette araştırma yaparken veya bir dosya indirirken acaba bu site gerçekten güvenli mi diye içten içe şüphe duyuyoruz ya? İşte bu özellik arka planda sessiz bir dijital koruma kalkanı gibi çalışıyor. İndirdiğim dosyaları daha inerken tarayıp zararlıysa anında çöpe atıyor. Üstelik sadece dosya indirirken değil ekrana fırlayan o sinir bozucu pop-up reklamları, sahte alışveriş sitelerini, sizi adım adım izleyen kötü niyetli takipçileri siz daha sayfayı açmadan engelliyor. Yani internetteki o görünmez tehlikelere karşı güvenliğinizi elinize almak ve çok daha huzurlu çalışmak NordVPN'le mümkün. Siz de dijital güvenliğinizi şansa bırakmak istemiyorsanız şu an harika bir fırsat da var. Nordvpn.com/BarisOzcan adresine giderek 2 yıllık plana abone olduğunuzda ek 4 ay hediye kazanıyorsunuz. Üstelik 30 günlük para iade garantisiyle hiçbir risk almadan bu deneyimi yaşayabilirsiniz. Merak edenler için bu kanala özel link açıklamalarda. 13 Kasım 2026'da insanlığın bugüne kadar yaptığı ve uzaya gönderdiği en uzaktaki nesne önemli bir kilometre taşına ulaşmış olacak. Voyager 1 dünyadan tam bir ışık günü uzaklığa varacak. Ne demek bu? NASA bu uzay aracına bir komut gönderdiğinde sinyalin Voyager'a ulaşması 24 saat sürecek. Cevabın geri dönmesi bir 24 saat daha. Yani içinde bir astronot olsaydı ve ona naber ya filan diye bir mesaj gönderseydik, iyilik yuvarlanıp gidiyoruz cevabını iki gün sonra alırdık. Voyager 1 1977'de fırlatıldı. Yaklaşık 48 yıldır durmaksızın uçuyor. Saniyede 17 kilometre, saatte 61.000 kilometre hızla. İnsanlığın ürettiği en hızlı yıldızlar arası nesne bu. Ve bu hızla en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri'ye ulaşması 75.000 yıl sürer. Bakın 75.000 yıl diyorum. Yani düşündüğünüzde insanlık tarihini mesela tarımın icadı yaklaşık 12.000 yıl önceydi. Yazıyı 5000 yıl önce icat ettik. Piramitler 4500 yıl kadar önce yapıldı. Tüm kayıtlı insanlık tarihi böyle bir yolculuğun onda birini bile doldurmaz. Ve Alpha Centauri bütün evrende bize en yakın yıldız. Güneşten sonra 4.37 ışık yılı yaklaşık 41 trilyon kilometre uzakta. Hep böyle kum tanesi benzetmesini yapıyorum yine yapayım. Dünya bir kum tanesi büyüklüğünde olsaydı, şu anda burası dünya gibi düşünün. Göremiyorsunuz biliyorum ben de göremiyorum ama bir kum tanesi olsaydı bize en yakın bu komşu yıldız 40-41 kilometre ötede olurdu. Bu arada öyle pek de ilginç bir yıldız filan değil bu. Yani oraya gidip de yerleşebileceğiniz bir gezegen filan yok. Gerçekten ilginç olan yerler yani dünya benzeri gezegenler yaşanabilir dünyalar çok çok daha uzakta. Mesela Kepler 186f bilinen en dünya benzeri öte gezegenlerden biri bize 500 ışık yılı uzakta. Voyager'ın hızıyla 8 milyon yıldan fazla sürerdi oraya gitmek. İnsanlık bir tür olarak 300.000 yıldır zaten var. Yani bu yolculuğu tamamlamak için türümüzün şu ana kadarki ömrünün 26 katı kadar daha var olmamız gerekirdi. Tamam problem değil. O zaman daha hızlı gitmemiz gerekiyor demektir. Bunu gayet de rahat anlayabiliriz. Teknoloji sürekli geliştiğine göre bundan çok daha hızlı uzay araçları da yapacağız demektir gelecekte. Alpha Centauri'ye bir insan ömrü içinde diyelim ki 50 yılda ulaşmak istesin. Işık hızının %10'una çıkmamız lazım saniyede 30.000 kilometre. Voyager'dan 1800 kat daha hızlı. Yapabilir miyiz? İşte burada ilk duvarımıza tosluyoruz. 1903 yılında Rus bilim insanı Konstantin Tsiolkovsky roket biliminin en temel denklemini yayınladı. Bu denklem bir roketin ne kadar hız kazanabileceğini taşıdığı yakıtın kütlesiyle ve egzoz gazının hızıyla ilişkilendiriyor. Çok güzel zarif bir formül ve son derece acımasız bir zariflikte. Buradaki sorunumuz şu: roket yakıtını yanında taşımak zorunda. E yakıtın kendisi de bir ağırlık. O ağırlığı kaldırmak için daha fazla yakıt gerekiyor. İyi de o ek yakıt da ağırlık. E onu taşımak için daha fazla yakıt. Kısır döngü. Yani bir roketin taşıyabileceği yük miktarı taşıması gereken yakıt miktarına göre gülünç derecede küçük kalıyor. Astarı yüzünden pahalı. Bu duruma roket denkleminin tiranlığı deniyor. Somutlaştırmaya çalışayım. İnsanlığı aya götüren bir roket vardı ya Satürn 5 roketi. Fırlatma rampasındaki haliyle onun %85'i yakıttı. Koca roketin taşıyabildiği yük toplam kütlesinin %4'ünden azdı. Şu anda aya tekrar gönderilmek üzere hazırlanan ama tam da bu yakıt problemleri nedeniyle sürekli fırlatması geciken SLS roketinde de aşılamadı bu durum. Şimdi bu durumu yıldızlar arası ölçeğe taşıyalım. Küçük bir uzay aracı hayal edelim. Bir araba kadar sadece 1000 kilogram olsun ve bir kişi taşısın. Minimal yaşam desteğiyle başka hiçbir şey olmasın içinde. Bu küçücük aracı ışık hızının sadece %10'una yani saniyede 30.000 kilometreye çıkarabilmek için gereken enerji ne biliyor musunuz? 450 petajoule. Peki bu enerjiyi hangi yakıtla sağlayacaksınız? Kimyasal roketler, bildiğimiz en iyi teknoloji çaresiz. Hidrojen oksijen roketleri kilogram başına ne kadar veriyor biliyor musunuz? Yaklaşık 13 megajoule. E 450 petajoule üretebilmek için 35 milyar kilogram yakıt lazım. 35 milyon ton. Uluslararası Uzay İstasyonu'nun kütlesi 450 ton. Yakıtınız ISS'in 75.000 katı ağırlığında olması gerekiyor. Ve roket denklemini uyguladığınızda yakıtın yakıtını, onun yakıtını filan da hesaba kattığınızda gereken toplam kütle gözlemlenebilir evrenin kütlesini aşıyor. Abartmıyorum bu matematiksel bir sonuç. Kimyasal roketlerle herhangi bir yıldıza gitmek evrenin izin vermediği türden bir şey. Yasak kardeşim diyor. Kimyasal kullanamazsın. E peki o zaman nükleer enerji? Çok daha umut verici bir şey değil mi? Hatta bazı uzay araçlarında nispeten kullanıldı da. Nükleer fisyon kilogram başına kimyasal yakıttan 1 milyon kat daha fazla enerji açığa çıkarabilir. Hatta füzyon bundan daha da iyi. Kilogram başına yaklaşık 600 trilyon joule. Füzyonla hesaplarsanız 1000 kilogramlık aracımızı hızlandırmak için sadece 750 kilogram yakıt yeter. Yavaşlayabilmesi için bir 750 kilo daha. Yani toplamda 1500 kilo yakıt. E kulağa pek de fena gelmiyor değil mi? Ama kağıt üzerinde böyle makul görünen şey gerçekte öyle değil maalesef. Çünkü füzyon enerjisini bir itki gücüne dönüştürmek inanılmaz zor. Bugünkü füzyon reaktör tasarımları devasa manyetik bobinler gerektiriyor. Soğutma sistemleri, yapısal destek filan gerektiriyor. Ve daha da ötesi bir füzyon roketi yoğun bir nötron radyasyonu üretiyor. Dolayısıyla o mürettebatı taşıyan bölmeyi çok ağır bir zırhlamayla kaplamak zorundasınız. Bunların hepsi kütle ekliyor. Her eklenen kilogram daha fazla yakıt gerektiriyor. Her eklenen yakıt daha fazla kütle ve tiranlık yeniden başlıyor. Bakın daha bu birinci duvar. Ama diyelim ki bir şekilde aştık bu duvarı.

[10:00]Mükemmel verimli, hafif bir füzyon motoru yapmayı başardık hayal ettik. Yeterli enerjiyi de bulduk. O zaman ikinci duvara çarpıyoruz. Bu duvar evrenin hız sınırı ve yıldızlar arası boşluğun aslında boş olmadığı gerçeği. 1905 yılında İsviçre'de bir patent ofisinde çalışan 26 yaşında bir fizikçinin hikayesini herhalde herkes duymuştur. Evrenin hız sınırını keşfetti kendisi. Albert Einstein'ın özel görelilik teorisi uzay ve zamanı birleştirdi ve matematiksel bir kural olduğunu gördü. Kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. Bir nesneyi ışık hızına yaklaştırdıkça kütlesi artar. Onu hızlandırmak için gereken enerji de artar ve tam ışık hızında gereken enerji sonsuza gider. E sonsuz enerji diye bir şey de olmadığına göre bu duvar aşılamaz o kadar basit. Yani evrenin kurallarına karşı gelip ışık hızına ulaşmaya çalışmak tam anlamıyla akıntıya kürek çekmek oluyor. Ama sorunumuz keşke sadece hız sınırı olsaydı değil. Asıl tehlike birinci duvarı zorlayıp hızlandığınızda ortaya çıkan şey. Çünkü yıldızlar arası boşluk adının aksine boşluk filan değil. Yıldızlar arasındaki uzayda her metreküpte yaklaşık bir tane atom var. Hidrojen atomu. Düşük hızlarda bu tamamen önemsiz bir şey. Atom ya ne olacak küçücük bir şey. Hani Voyager hızında bile gitseniz ona çarpmak bir rüzgarın çarpması gibi bir şey yani. Ama ışık hızının %10'u kadar bir hızla giderseniz her şey değişiyor. Bu hızla geminin ön yüzeyinin her metrekaresine saniyede 30 trilyon hidrojen atomu çarpıyor. Her atom 5 kiloelektronvolt enerjiyle vuruyor. Tek tek bakarsanız küçük ama hepsini topladığınızda 10 metrekarelik bir ön yüzeğe sürekli olarak 2.4 megawatt enerji aktarılıyor demektir. Önünüzde yaklaşık 2400 tane elektrikli ısıtıcının aralıksız olarak çalıştığını düşünün. Geminizin burnunda 50 yıl boyunca aralıksız. Gövde ısınıyor tabii doğal olarak aşınıyor radyasyon yayıyor ve bakın sadece o atomlardan bahsediyoruz ya minik hidrojen atomlarından. Yıldızlar arası uzayda bir de toz taneleri var. Karbon silikat parçacıkları ortalama 1 mikrometre boyunda yaklaşık 1 mikrogram ağırlığında. Bunlar da çok az aslında her 1000 kübik kilometrede kabaca bir tane. E bu da kulağa çok seyrek geliyor ama ışık hızının %10'unda gittiğinizde 1 mikrogram ağırlığındaki bu küçücük toz tanesi 45.000 joule enerjiyle geminize çarpıyor. 10 gramlık TNT'ye eşdeğer yani her toz tanesi geminizin gövdesine çarpan dinamit gibi. 50 yıllık bir yolculuğa vurduğunuzda bunu geminiz yaklaşık 20 trilyon kübik kilometre hacim tarayacak. Bu hacimde milyonlarca toz tanesi var, milyonlarca küçük patlama oluşacak ve bu da hızın %10'u için geçerli sadece. Bir de o hızı mesela %90'a filan çıkardığınızı düşünelim. Çünkü 50 yılda değil birkaç yılda varmak istiyorsak buna ihtiyacımız var. Bu hızda da zaman genişlemesi devreye giriyor. Mürettebat için yolculuk kısalıyor. Aynı mikrogram toz tanesi artık 5.8 milyon joule'lük bir enerjiyle çarpıyor. 1 kilogramdan fazla TNT'ye eşdeğer ve hidrojen bombardımanı da bir yandan devam ediyor bu arada. 2.4 megawatt'tan 200 megawatt'a çıkarak üstelik. E bu da küçük bir nükleer santralın çıktısına yakın. E ne olacak canım? Kalkan koyuyorlar o durumlarda biliyorsunuz kalkanları indir filan diyorlar ya.

[13:19]Metreler kalınlığında en yoğun malzemelerden tonlarca ağırlık ekleyebiliriz oraya. Ama o ağırlığı hızlandırmak için daha fazla yakıt gerekir. Daha fazla yakıt daha fazla kütle demektir. Aa bak roket denkleminin tiranlığı ikinci duvarın arkasından birinci duvara el sallamaya başladı bile. Ya yok mu bunun kestirme bir yolu bilim kurgunun böyle bize önerdiği bir sürü favori çözümler vardı hani solucan delikleri Einstein'ın genel görevlilik denklemlerinde matematiksel bir olasılık olarak ortaya çıkmıştı hani.

[13:47]Buradan buraya gitmek yerine bunu katladığımızda şuradan şuraya bir tünel açıp gitme filan güzel fikirler bunlar.

[14:01]Ama bu fikrin çalışabilmesi için negatif enerji ya da eş değeri egzotik koşullar gerekiyor. Kuantum mekaniğinde negatif enerji yoğunluğu küçük ölçeklerde gözlemlendi. Casimir etkisi buna bir örnek. Ama böyle içinden bir geminin geçebileceği kadar bir solucan deliğini açık tutabilmek için gereken miktarlar gezegenlerin kütlelerini filan aşıyor. Yani öyle laboratuvardaki küçük bir kuantum etkisinden filan söz etmiyoruz. Yıldızlar arası yolculuk için gerekli o kocaman Stargate'in yapılması için gereken bir şeyi hayal ediyoruz. Bu neredeyse imkansız şu anda. Warp sürücüsü diye bir şey vardı. 1994'te fizikçi Miguel Alcubierre uzay zamanı geminin önünde büzüştürüp arkasında genişleterek etrafındaki uzayı hareket ettirme fikrinin matematiksel olarak mümkün olduğunu göstermemiş miydi? Yine çok zarif bir çözümle. Evet doğru. Hatta son yıllarda bazı fizikçiler negatif enerji gerektirmeyen alternatif warp metriklerini de araştırıyor. Ama bu çözümler bile astronomik enerji miktarları gerektiriyor ve hiçbiri deneysel olarak test edilebilir bir aşamaya yaklaşmadı bile. Diyelim ki bunları da bir şekilde aştık. Enerjiyi bulduk, hızı çözdük, tozdan radyasyondan da koruduk gemimizi, kalkanları indirdik. E insan bedeni buna dayanabilir mi? Üçüncü duvar belki hepsinden daha kişisel gelecek size. Dünyada güzel güzel yaşıyoruz değil mi? Çünkü görünmez bir zırhın içindeyiz. Gezegenimizin manyetik alanı manyetosfer uzaydan gelen yüksek enerjili parçacıkların büyük çoğunluğunu saptırıyor. Geriye kalanları da zaten atmosfer hallediyor. İşte bu iki katmanlı kalkan olmasa yeryüzünde karmaşık yaşam muhtemelen hiçbir zaman var olmayacaktı. Ve bu kalkanın dışına çıktığınız anda evren size dünyanın kaç bucak olduğunu hemen gösteriyor. Sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Çünkü orada ne var? Galaktik kozmik ışınlar var. Süpernova patlamalarında doğmuş ışık hızına yakın hareket eden minicik parçacıklar. %87'si proton bunların, %12'si helyum çekirdeği yani alfa parçacıkları ve geriye kalan %1-2'si de ağır iyonlar. Demir, silisyum, karbon çekirdekleri. Bu parçacıklar uzay gemisinin duvarlarından sanki o duvar orada hiç yokmuş gibi gayet rahat geçiyorlar. Vücudumuza giriyorlar ve DNA'mızın o çift sarmalını bir güzel parçalıyorlar. Tek sarmal kırılmalarını vücut genellikle onarabiliyor ama bu ağır iyonların yaptığı çift sarmal kırılmaları çok farklı. Hasar o kadar yoğun ki hücrenin onarım mekanizmaları yetersiz kalıyor. E yanlış onarım yapıldığında da mutasyonlar ortaya çıkıyor. Mutasyonlar biriktiğinde kanser erken yaşlanma beyin dokusu bozulması. Bunu en iyi kim biliyor? NASA. Ve en çarpıcı verilerden biri ikiz astronot deneyinden geliyor. 2015'te Scott Kelly Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yaklaşık bir yıl geçirdi. Bu arada ikiz kardeşi Mark Kelly de aynı süreyi dünyada gözlem altında geçirdi ve sonuçları karşılaştırdılar. Gen ifadesi değişiklikleri, telomer uzunluğunda dalgalanmalar, bilişsel performansta farklılıklar gözlemlendi ve bu dünyanın manyetik alanını hala koruma sağladığı düşük yörüngeden alınan veriler bakın. ISS'te günlük radyasyon dozu yaklaşık 0.3-0.4 milisievert seviyesinde. Yeryüzünün birkaç yüz katı ama yine de manyetosfer tarafından filtrelenmiş bir ortam orası da. Yıldızlar arası uzay tamamen farklı bir ölçek. Dünyanın manyetik alanı filan yok orada. Hatta güneşin helyosferi bile yok. Çırılçıplak bir ortam. Bir de mikrogravite var. Yani ağırlıksızlık insan vücudunu yavaş yavaş eriten bir şey. Kemik yoğunluğu ayda %1-2 oranında düşüyor. Bir yıl sonra astronotların kemikleri osteoporoz seviyesine iniyor. Egzersiz yapmak bunu yavaşlatabilir ama durduramaz. ISS'te bile ince ince hazırlanmış o egzersiz programlarına rağmen kaslar %20-30 kütle kaybediyor. Vücut sıvıları yukarıya doğru kayıyor. Göz içi basıncı değişiyor. Birçok astronot görme bozuklukları geliştiriyor ve bunu mekanizması hala tam olarak anlaşılamamış değil. Bunların bir kısmını dönen bir yapıyla yapay bir yer çekimiyle çözebilirsiniz. Ama o coriolis etkisinden kaynaklanan baş dönmesi ve oryantasyon bozukluğunu önleyebilmek için uzay aracının yarıçapının en az 100 metre olması gerekiyor. Yani devasa bir mühendislik yapmanız lazım. Devasa kütle aynı zamanda devasa enerji ihtiyacı da demek. Bakın birinci duvar yine oradan el sallamaya başladı. Ve bir engel daha var ki fizik formülleriyle ölçülmesi en zor olan engel bu. Psikoloji. ISS'teki astronotlar dünyayla sürekli iletişim halindeler. Hatta en son yanlarında cep telefonu götürmelerine bile izin verildi. Acil bir durumda birkaç saatte hadi birkaç günde geri dönebiliyorlar. Onu bırakın pencereden baktıklarında kendi gezegenlerini görüyorlar, kendi evlerinin üstünden uçuyorlar. Peki ya yıldızlar arası bir yolculuğa gönderilen astronotlar ne yapacak? Yıllar boyunca giderek küçülen bir ışık noktasına bakacaklar. Dönüş yok kurtarma yok. İletişim gecikmesi saatler sonra günler sonra haftalar tam bir izolasyon. Dünyadaki en uzun izolasyon deneylerinde bile katılımcılar çok ciddi psikolojik sorunlar yaşadı. Ve onlar kapıyı açıp çıkabileceklerini biliyorlardı buna rağmen yaşadılar. Bakın düşündüğümüz her çözüm başka bir duvara çarpıyor. Zırh ekliyorsun kütle artıyor. Dönen yapı yapıyorsun kütle artıyor. Ama belki de mesela hızlı gitmek filan değildir. Belki yavaş gitmeyi hatta çok daha yavaş gitmeyi kabullensek ne olurdu? İşler çözülür müydü? Nesiller boyu süren bir yolculuk tasarlasaydık. Devasa bir uzay gemisinde kendi kendine yeten bir toplum. Nasıl? İşte bu dahiyane fikrimiz bizi dördüncü duvara getiriyor. Zaman. Dediğim gibi diyelim ki öyle hızdan ışık hızından filan vazgeçtik öyle ne %10 filan değil. Boş verin bunları. Daha yavaş gidelim ama gidelim bir şekilde. Nesiller boyu süren bir yolculuk yapalım. Devasa bir gemide bir habitat bir dünya yaratalım. İçine de binlerce insanı dolduralım orada doğsunlar yaşasınlar ölsünler ve bir gün belki 100 yıl sonra belki 1000 yıl sonra torunlarının torunları başka bir yıldıza ulaşsın. Bilim kurgunun en romantik fikirlerinden biri bu. Ve fizikten önce matematiğe, matematikten önce sosyolojiye çarpıyor. Ama önce daha temel bir sorunla başlayalım. Bu öyle bir sorun ki nesil gemisini değil her türlü yıldızlar arası gönderiyi baltalayan bir şey. Diyelim ki 2100 yılında ışık hızının %10'unda bir gemi gönderdiniz Alpha Centauri'ye. 50 yılda varacak oraya 2150'de. Mürettebat hayatlarını bu yolculuğa adadı ve yola çıktılar. E ama dünyada bir yandan teknoloji gelişiyor değil mi? Durmadı. 2125'te yeni bir motor daha geliştirildi. %20 hıza ulaşabiliyor bu kez o. Ve bu yeni motorları takmış yeni gemi de yola çıkıyor. E o gemi 2145'te varacak. İlk mürettebat 50 yılını harcadı ama kendilerinden 25 yıl sonra yola çıkanlar onlardan 5 yıl önce hedefe ulaşacak. İşte buna bekleme hesabı deniyor. Wait calculation. Mantığı çok acımasız bir hesaplama bu. Eğer teknolojiniz teorik sınırlara yakın değilse bugün başlamak neredeyse her zaman yanlış bir karardır. Çünkü beklerseniz daha hızlı bir teknolojiyle daha kısa sürede varacaksınız. İyi ama ne kadar bekleyeceksiniz? Bir sonraki atılımı mı? Yoksa ondan sonrakini mi? Mantık hep aynı yere götürüyor. Daha iyi bir zaman olacak ileride. Her zaman daha iyi bir zaman olacak. Ta ki teorik sınıra ışık hızına yaklaşana kadar. E iyi de o sınıra yaklaşmanın ne anlama geldiğini ikinci duvarda gördük. Dolayısıyla bekleme hesabı bir paradoks yaratıyor. Başlamak için asla doğru zaman yok ama beklemek de garanti değil. Çünkü o daha iyi teknolojiyi geliştiren uygarlığın o zamana kadar var olacağını kim söylüyor ki? Fizikçi Robert Forward bu soruna çok basit bir kural koydu. 50 yılda tamamlanamayacak bir görev hiç başlatılmamalı. Çünkü o sürede daha iyi bir teknoloji gelişecek ve sizi geçecek. Peki ya nesil gemisi? Şimdi Forward'ın kuralını da görmezden gelelim. Yüzyıllar sürecek bir yolculuğu kabul edelim. O zaman ne gerekiyor? İlk olarak kapalı döngü bir yaşam destek sistemi. Hava, su, besin hepsi mükemmel bir şekilde geri dönüştürülmeli yüzyıllar boyunca. Dışarıdan hiçbir şey gelmeyecek. Su arıtma bozulursa herkes ölür. Hava döngüsü çökerse herkes ölür. Toprak verimsizleşirse herkes ölür. Ve biz bunu daha dünyada bile beceremiyoruz. 1991'de Arizona çölünde Biosphere 2 diye bir deney başlattık. Tam 1.27 hektarlık kapalı bir ekosistem. Yağmur ormanı var, denizi var, tarım alanı, çölü, bataklığı. 8 insanla birlikte. İki yıl dayanmaları gerekiyordu. İlk aylardan itibaren sorunlar başladı. Oksijen seviyesi düştü betonun beklenmedik bir şekilde karbondioksit emmesiyle. Böcek popülasyonları çöktü. Polinasyon durdu. Mahsuller yetersiz kaldı. Ekip üyeleri arasında psikolojik problemler başladı. Çatışmalar çıktı. Deney bir şekilde tamamlandı ama ona başarılı demek çok zor. Çünkü dışarıdan oksijen takviyesi yapılmak zorunda kalındı. Ve tüm bunlar dünyanın yer çekiminde, dünyanın manyetik alanında, dünyanın sabit sıcaklığında ve acil durumda kapıyı açıp çıkma imkanı varken oldu. Bir nesil gemisinin bunu yüzyıllar boyunca uzayın ortasında hiçbir yedek plan olmadan yapması gerekiyor. Bir problemi daha var bu tür gemilerin. Genetik çeşitliliği sağlamak zorundasınız. Bir kurucu popülasyonun akraba evliliğinden kaçınarak sağlıklı nesiller üretebilmesi için minimum birkaç yüz, idealde de birkaç bin kişi gerekiyor. Yani bir nesil gemisi yapacaksanız içine birkaç bin kişi koyacaksınız. Yaşam desteği, yiyeceğini, su, barınağı filan hepsini düşünerek kütlesi milyonlarca tona ulaşan bir gemi yapacaksınız. Onu hızlandırmak için gereken enerjiyi ben hesaplamak bile istemiyorum artık yoruldum. Bu tür bir geminin üçüncü problemi ve belki en görmezden gelineni ise şu: toplumsal istikrar. Toplumsal diyorum bakın. Çünkü artık nesil gemisi bir toplum taşıyor değil mi içinde ve o toplumun yüzyıllar boyunca işlevsel kalması gerekiyor. Şimdi bir düşünün bakalım dünyadaki siyasi sistemlerin hiçbiri hiçbir devlet hiçbir kurum yüzyıllar boyunca kesintisiz olarak işlemedi. Roma İmparatorluğu çöktü. Osmanlı sona erdi. Sovyetler Birliği 70 yıl bile dayanamadı. Ve bunlar kaçacak yeri olan, kaynakları tükenmez görünen, dışarıdan yardım alabilecek toplumlar olmasına rağmen. E nesil gemisinde öyle kaçacak bir yer yok. Dışarı çıkamazsınız. Muhalefet edemezsiniz çünkü gemiyi terk etmek ölüm demektir. Orada toplum çökerse bunun bir alternatifi yok. Ben daha da kritik bir soru soracağım. Ergenler gemide doğan 3. 5. 10. nesil. Yani o yolculuğu seçmemiş olan insanlar bu göreve neden bağlı kalsınlar? Kimin yıldızına gidiyoruz? Neden? Dedelerinin dedelerinin kararı torunlarını bağlar mı? Gördüğünüz gibi nesil gemisi hiç fizikle alakalı filan bile değil. Bas bayağı bir sosyoloji deneyi olarak düşünülmeli. Bir ekoloji bir genetik bir psikoloji deneyi gibi ve bunların her bir alanında başarı için gereken koşullar şimdiyekadar hiçbir insan topluluğunun sürdüremediği bir ölçekte. Yani bu resmen bir ütopya hayali ve ütopyalar genellikle kağıt üzerinde kalır. Yani anlayacağınız o dört duvar arasında sıkışmış kalmış durumdayız. Enerji, fizik yasaları, biyoloji ve zaman. Her biri tek başına devasa, hepsi birlikte aşılmaz duvarlar bunlar. Peki tüm bunlar bize ne anlatıyor? Bu duvarlara bakınca ne görüyoruz? Sadece kendimiz hakkında değil evrendeki diğer herkes hakkında. 1950 yazı. New Mexico, Los Alamos Ulusal Laboratuvarı'nda dört fizikçi. Enrico Fermi, Edward Teller, Emil Konopinski ve Herbert York öğle yemeğinde aralarında laflıyorlar. Sohbet ediyorlar. Konu nereye geliyor? Uçan dairelere. Tabii yıldızlar arası yolculuğun olup olamayacağını. Bir süre başka şeylerden de bahsediyorlar ama sonra içlerinden biri Fermi o meşhur sorusunu yapıştırıyor. Yahu herkes nerede? Masa bir anda sessizleşiyor çünkü kimsenin verecek cevabı yok. Çünkü Fermi'nin sorusu çok basit görünen bir soru arkadaşlar ama arkasındaki matematik çok ezici. Samanyolu galaksisi yaklaşık 10 milyar yaşında, 100.000 ışık yılı genişliğinde. İçinde 100 ila 400 milyar civarında yıldız olduğu sanılıyor ve artık biliyoruz ki bu yıldızların büyük çoğunluğunun gezegenleri de var. Kepler teleskopu bunu doğruladı. O yıldızların etrafında bizimkine benzer yaşanabilir bölgelerde dönüp duran kayalık gezegenler var. Hem de bol miktarda. Dolayısıyla şimdi bir hesap yaptığınızda bu yıldızların sadece %10'unun yaşanabilir bir gezegeni olsun dediğinizde bu milyarlarca aday demek. Bu gezegenlerin sadece çok küçük bir fraksiyonunda yaşam başlasın. Onun küçük bir fraksiyonunda zeki yaşam gelişsin. Onun küçük bir fraksiyonunda teknolojik uygarlık ortaya çıksın. Sayıları ne kadar küçültürseniz küçültün, galaksinin yaşı ve büyüklüğü karşısında sonuç hala çok büyük çok şaşırtıcı bir derecede büyük çıkıyor. Binlerce hatta belki milyonlarca başka uygarlık var olmuş olmalı. Üstelik bir galaksiyi kolonize etmek düşündüğünüz kadar uzun sürmez. Işık hızının %1'i ile bile bizim bugünkü imkanlarımızın çok ötesinde ama fiziksel olarak hayal edilebilir bir hızla Samanyolu birkaç 10 milyon yılda baştan başa kolonize edilebilirdi. Birkaç 10 milyon böyle çok uzun bir süre gibi geliyor ama galaksinin yaşının binde biri bile değil. Tek bir uygarlığın yeterince uzun yaşaması yeterli olurdu. Ama öyle olmamış. Teleskoplarımızı uzaya çevirip dinlediğimizde duyduğumuz tek şey sessizlik oluyor. 1960'tan beri SETI yani dünya dışı zeki yaşam arayışı gökyüzünü taramaya devam ediyor. Hiçbir sinyal bulamadılar. Hiçbir yapay iz yok. Ne bir mega yapı ne bir Dyson küresi ne sinyal. Nerede bu millet? Herkes nerede? Evren istatistiksel olarak matematiksel olarak olması gerektiği kadar gürültülü bir yer değil, tamamen sessiz. Ve bu sessizliğe büyük sessizlik deniyor. Ve bu paradoksal durumu açıklamak için düzinelerce hipotez önerildi. 8 yıl kadar önce bunların bir kısmını anlattım sizlere. Belki yaşam son derece nadirdir. Dünya bir istisnadır. Ya da belki zeki yaşam nadirdir. Evrim her yerde vardır ama bakteri seviyesinde duraklıyordur. Çünkü bakteriden karmaşık yaşama geçiş inanılmaz düşük olasılıklı bir eşiktir. Ya da belki teknolojik uygarlıklar kendi kendini yok etmiştir. Nükleer savaş ya da ne bileyim yapay zekayla iklim çöküşüyle filan. Buna da büyük filtre deniyor bu arada. Yaşanabilir bir gezegenden galaktik bir uygarlığa giden yolda en az bir adım o kadar zor ki hiç kimse geçemiyor demek ki. Ya da belki geçiyorlar uygarlık haline geliyorlar ve sonra da saklanıyorlar. Üç cisim problemi videosunda bahsettiğim Liu Cixin'in karanlık orman hipotezi evren silahlı avcılarla dolu karanlık bir orman gibi olabilir. Sesinizi çıkarırsanız sizden çok daha güçlü biri anında yok eder. Bu yüzden herkes sessiz. Ya da hayvanat bahçesi hipotezi. İleri uygarlıklar bizi izliyor ama müdahale etmiyor. Yani bir tür kozmik bir doğa koruma alanı içindeyiz. Öyle bakıp seviyorlar bizi uzaktan. Bunların hepsi de çok ilginç hipotezler değil mi? Hepsi de tartışmaya değer. Ama bir itirazı duymadan geçmek olmaz. 2016'da 100 milyon dolarlık bir proje başlatıldığında bunu da size duyurmuştum. Breakthrough Starshot projesi. Oradaki fikir şuydu hatırlarsanız. Gram ağırlığında posta pulu büyüklüğünde bir mikroçip. Üzerine metre genişliğinde nanometre kalınlığında bir yelken. Işık yelkeni. Ve dünyadan kilometre çapında bir lazer dizisi bu yelkene ateş ediyor hızlandırmak için. 10 dakikalık bir itişle çip ışık hızının %20'sine ulaşıyor. Böylece Alpha Centauri'ye 20 yılda varabilir. Bir insan ömrünün içinde. Fizik yasalarını ihlal eden hiçbir şey yok bakın burada. Hani o roket denkleminin tiranlığından söz edemeyiz çünkü yakıtı yanında taşımıyor. İtme gücü dünyadan veriliyor orada kalıyor. E yolda kozmik ışınlar da öyle küçücük bir şeyi gramlık çipi umursamazlar. Biyoloji engeli de yok zaten üzerinde canlı bir şey yok. Yani duvarlardan kurtulabilen bir şeyi düşündük bakın. Geçen yıl 2025'te Nature Communications'ta yayınlanan bir çalışma yapay zekayla optimize edilmiş yeni bir yelken tasarımı da sundu üstelik bize ve üretim maliyetini 9000 kat düşürdü. Yani teknoloji ilerliyor gerçekten de. Ama maalesef 2025 itibarıyla projenin kendisi neredeyse durmuş durumda. 100 milyon dolarlık bütçenin sadece 4.5 milyonu harcandı. Resmi bir kapanış duyurusu yapılmadı ama şu anda projenin geleceği belirsiz. Neden acaba? E çünkü fizik yasalarını ihlal etmiyorla yapılabilir arasında da bir uçurum var. Öyle 100 gigawatt gücünde bir lazer dizisi inşa etmek kolay mı? Bunu atmosferin içinden odaklamak gram ağırlığındaki bir çipi eritmeden hızlandırmak 4.37 ışık yılı ötesinden gönderip oradan göndereceği verileri geri almak. Bunların her biri kendi başına çözülmemiş birer mühendislik problemi ve diyelim ki bunların hepsini çözdük. Diyelim ki o küçücük çip Alpha Centauri'ye vardı. Bir fotoğraf çekti ve lazer sinyaliyle bize geri gönderdi. 4 yıl sonra dünyada biz de bir piksellik görüntüyü aldık. Ama o çipin üzerinde biz var mıyız? İşte mesele bu. İnsansız bir araç göndermek fizik yasalarını zorlasa da kırmıyor. Ama biz neyi konuşuyorduk? Neden yıldızlara gidemiyoruz? Canlının, düşünen, hisseden varlıkları yıldızlar arasında hareket ettirmek niye bu kadar zor? Ve bunları düşünüp konuşurken işte etrafımızda o dört duvarı ördük ve onlar hala dimdik ayakta. Fizik yasaları evrensel. Işık hızı Alpha Centauri'de de aynı, galaksinin öbür ucunda da aynı. Roket denkleminin tiranlığı yakıtını yanında taşıyan her bir gemi için geçerli. Enerji korunumu her yerde aynı işliyor.

[31:29]Hangi kimyadan evrilmiş olurlarsa olsunlar, hangi teknolojiyi geliştirmiş olurlarsa olsunlar dört duvar her uygarlığın karşısına çıkıyor. Belki bazıları bizden çok daha ilerilere gittiler. Belki güneş sistemlerinin her köşesini kolonize ettiler. Yapay zekalar geliştirdiler. İşte proplar gönderdiler ama kendileri kendileri muhtemelen gidemediler. Çünkü biyoloji ve fizik aynı anda her yerde aşılamaz gibi görünüyor. Birbirinden bağımsız adalarda yaşıyor gibiyiz. Aynı okyanustayız ama birbirimizden sonsuza dek ayrı düşmüş gibiyiz. Üstelik evren yani okyanus büyüdükçe o adalar da birbirinden uzaklaşmaya devam ediyor. Belki bir gün birilerinin gönderdiği mesajı hani okyanus kıyısına vuran şişenin içindeki mesaj gibi bir şeyleri bulacağız. Ama muhtemelen birbirimizi en azından biyolojik canlılar olarak asla ziyaret edemeyeceğiz. Bu Fermi'nin sorusuna kesin bir cevap olmayabilir ama fiziksel olarak en tutarlısı. Ve duygusal olarak da kabul edilmesi en zor olanı. Evet bu uzun videoyu büyük bir sabırla şu ana kadar izlediyseniz içinizde bir şeylerin kararmaya başladığını buradan görebiliyorum. Etrafımıza duvarlar üstüne duvarlar ördük. Enerji dedik, fizik dedik, biyoloji, zaman. Her çıkış yolunu bulduk tek tek kapattık. Bilim kurgunun filmlerin, dizilerin bize verdiği o umutlu dünyaları, sözleri birer birer geri aldık. Ve şimdi buradayız. Yıldızlara bakıyoruz çok güzeller ama ulaşılmazlar. Sonsuza dek bu güneş sisteminin içindeyiz. Yeterince depresif geldi mi? 50 yıl boyunca görelilik, kuantum mekaniği ve kozmoloji üzerine çalışmış bir fizikçi bu soruya, bu soruna ilginç bir cevap veriyor. Depresif değil diyor. Berraklaştırıcı bir düşünce şekli bu. Ve galiba ben de öyle düşünüyorum. Her yere gidebiliriz yanılsaması garip bir şekilde bizi buraya şu an ayaklarımızın altındaki yeri ciddiye almaktan alıkoyuyor gibi geliyor bana. Bir B planı olduğunu düşündüğünüzde A planını harcamak çok daha kolay geliyor. Dünyayı mahvedersek ne olacak? Mars'a gideriz ya. Sahip olduğumuz tek şeyin değerini, kıymetini onu kaybetmeden önce görmeyi öğrenmeliyiz. Bu küçük adayı bu soluk mavi noktayı gerçekten görmekten söz ediyorum. Ve sonra da kafamızı yine yukarılara kaldırmak. Hani bazen gecenin karanlık bir saatinde şehrin ışıkları söndüğünde baktığınız gibi. Hani orada binlerce ışık noktası görürsünüz ya, her biri bir güneştir. Her birinin etrafında nice dünyalar dönüyordur ve o dünyaların bazılarında belki de tam şu anda bizim gibi biri başını kaldırıp kendi gökyüzüne bakıyordur ve oradan bizim güneşimizi görüyordur. Bir ışık noktası olarak ve o da aynı şeyi düşünüyordur. Acaba orada biri var mı? Kimiz de cevabı asla bilemeyeceğiz. Ama ikimiz de şu anda aynı soruyu soruyoruz bunu düşünüyoruz. Biz buradayız.

[34:30]Ve bir zamanlar başka biri de oradaydı.

Need another transcript?

Paste any YouTube URL to get a clean transcript in seconds.

Get a Transcript